online

Yeterince uyumadık mı? İRTİBAT: cihanhakimiyeti@gmail.com
OlaYYoruM

28/3/2008

Yahudi Türkler, Dönmeler ve Sabataycılar


İSRAİL'i ve bazı Yahudileri tenkit ettiğim için beni antisemit olmakla suçlayanların akıllarına şaşarım. Antisemit değilim, antisiyonistim. Tarihte ve halen dünyada nice Yahudi bile antisiyonist olabilmiş, olabiliyor da ben niçin olamayacakmışım? İsrail'in bugünkü politikası, dünya siyonizminin stratejisi bütün insanlığı büyük bir felâkete doğru sürüklemektedir. Bunu, içlerinde hahamlar, son derece dindar Yahudiler, büyük fikir adamları, filozoflar bulunan binlerce seçkin Yahudi de görüyor ve tenkit ediyor.

Bir kısım Yahudiler kendilerini diğer insanlardan üstün görüyor; "daha eşit" olduklarına inanıyor, asıl yanlışlık buradadır. Siyonizmin en büyük zararı Yahudiliğe ve Yahudilere olmuştur, olacaktır. Bugüne kadar olanlar bir şey değildir, asıl bundan sonra olacaklardan korkmalıyız. Dünya büyük bir felâkete doğru gidiyor. BaşkanBush çok güçlü emperyalist bir devletin başkanıdır ama vazifesinde başarılı olmak için gerekli ve yeterli kültüre, hikmete, vicdana, akla sahip değildir.

Geçenlerde yazmıştım; İsrail'i ve siyonizmi tenkit eden Yahudilerin yazılarından, uyarmalarından parçalar alınsa kocaman bir kitap olur. Keşke biri çıksa da bu işi yapsa. Vaktiyle İslâmî kesimde bir "Bilgi Bankası" kurulması için teklifler yapmış, çağrılarda bulunmuştum. Müslümanlarda "hizmet ve dâvâ" için milyarlarca dolar toplayan kodamanlar bu gibi tekliflere ve çağrılara kulak asmazlar. Böyle bir bilgi bankası kurulmuş ve gerekli çalışmaları yapmış olsaydı, hazırlanıp yayınlanmasını teklif ettiğim kitap çoktan ortaya çıkmış olurdu. Lakin Müslüman kesim böyle zekâ, kültür, araştırma işleriyle uğraşmıyor. Hizmet ve dâvâ için toplanan paralar ne oluyor bilmem.

Cumayı cumartesiye bağlayan gece, yeni Müslüman olmuş, Amerikalı (İtalyan asıllı) bir Müslümanla tanıştım. Katolik kilisesinden ve katolik rahiplerinden çok şikayetçi idi. Ailesi zenginmiş, kiliseye ve papazlara şimdiye kadar yüzbinlerce dolar yardım etmiş. Bu paralar fakirlere, hayır işlerine harcanmamış; büyük binalar yapımında kullanılmış. İtalyanın ailesi de kiliseyi mahkemeye vermiş... Bizde de, her yıl din ve iman için toplanan paraların hesabı sorulmalıdır.

Sırası gelmişken şu hususu da ilgililerden sormak istiyorum: Türkiye Başhahamı öleli epey zaman oldu, Musevî cemaati onun yerine yeni bir ruhanî reis seçmedi. Bu iş niçin bu kadar uzadı? Kapalı kutu oldukları için dışarıya bilgi de vermiyorlar. Bizdeki Yahudiler büyük çoğunluk itibariyla kendi dinlerinden son derece uzaklaşmışlardır. Koşer kurallarına dikkat etmezler. Onların Musevî dinine bağlılıkları sosyolojiktir, bir kimlikten ibarettir. Sanırım cemaat çok dindar, çok kuralcı bir başhaham istemiyor. İstakoz ve yengeç yenmesine fetva verecek geniş meşrebli bir din adamı istiyor.

Türkiye'nin önemli meselelerinden biri de İsrail'in, Türk vatandaşı Yahudilerden ağır vergiler toplamasıdır. Yabancı bir devlet nasıl olur da bizim vatandaşlarımızdan vergi toplayabilir? Bu konunun hükümet, Meclis ve diğer sorumlu kurumlar tarafından mutlaka incelenmesi, aydınlığa kavuşturulması; önüne geçmek için tedbirler alınması gerekmez mi? Futbolcu HakanŞükür, Fethullah Hoca'ya saygı besliyor diye birtakım çevreler ayağa kalktılar, kızılca kıyamet koparttılar, sporcuyu Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne sürüklediler. Peki, İsrail'in Türk Yahudilerinden vergi toplaması önemli bir mesele değil midir? Bu konuyu niçin gündeme getirmiyorlar?

Yine mutlaka aydınlatılması gereken diğer önemli ve hayatî bir konu İsrail'in ülkemizde on milyar dolar parayı tefecilik işlerinde çalıştırmasıdır. Bugünkü şartlar altında bu on milyar dolar kısa zamanda on milyar daha kazandırmakta, Türkiye'nin kanı iliği bu şekilde emilmektedir. Bu on milyar doların iki milyarının MOSSAD'a ait olduğu da rivayet ediliyor. Bu rivayetler boş dedikodulardan ibaret midir, yoksa gerçek midir? Bu soruları kim, hangi müessese cevaplandıracaktır?

İsrail'in on milyar dolarını çalıştıran tefeciler kralı Malki, Bursa'da nasıl öldürüldü? Kiralık katillerin ardında hangi kara para zenginleri vardı? Malki öldürülünce İsrail'den yıldırım hızıyla gelen bir istihbaratçı ve komando ekibi Bursa'da nasıl karargâh kurdu, katil kiralayanlardan bir kodamanın oğlu nasıl derdest edilip bir helikoptere bindirildi ve bacaklarından ipe bağlanarak helikopterden nasıl sallandırıldı. O gece sabaha kadar nasıl iki buçuk milyar dolar toplanıp İsrail ekibine verildi? Bu konularda fısıltı gazetesi çalışıyor, bir sürü dehşet ve hayret verici haber yayılıyor. Peki büyük medya bu konuyu niçin gündeme getirmiyor? Yabancı bir devletin istihbaratçıları, komandoları bizim büyük bir şehrimizde böyle işleri nasıl yapabiliyor? Bu cesareti nereden alıyorlar? Malki'yi öldürtenler nasıl hapse atılmıştır? Bu konuda ne gibi işler dönmüştür?
----------------------------------------------------------------------


Türkiye'de üç çeşit Yahudi bulunmaktadır
Birinci grup kimlikleri açık şekilde bilinen Musevî-Yahudi vatandaşlarımızdır.
İkinci grup Sabataycılar, Dönmeler'dir. Onların sayısını, belli başlı önemli kişilerini kimse doğru dürüst bilmiyor.Bundan iki sene kadar önce devletin büyük ve hayatî bir kurumu kendi bünyesi içindeki Sabataycıları araştırmak için bir ekip kurmuş, başına bir zatı getirmiş. O zat da Sabataycı değil miymiş!.. Gitmiş, Amerikalı, nüfuzlu Yahudilere haber vermiş.
Üçüncü grup crypto-Yahudilerdir. Onların Yahudi olduğu bilinmez. Müslüman Türk olarak sahnelerde arz-ı endam ederler. Ülkemizde Kürt Yahudileri de bulunmaktadır. Kuzey Irak'taki Barzanî'nin karısı Yahudidir. Kürt Yahudileri kendilerini Müslüman olarak gösterirler. Ne yaparlar, ne gibi işler görürler, kimsenin bilgisi ve haberi yoktur.

Başörtüsü konusunda, birtakım İslâmî cemaatler, Hoca'lar, Hocaefendiler, şeyhler, tarikatlar hakkında ince eleyip sık dokuyanlar; Cumhuriyetimiz için en büyük tehlike ve tehdit irticadır, aşırı dinciliktir diyenler benim yukarıda bahsettiğim konularla niçin ilgilenmiyorlar? Bunlar önemsiz şeyler midir? Büyük medya bu gibi konuları niçin gündeme getirmiyor? Birtakım mankenlerin hangi erkeklerle yattıkları büyük haber oluyor da yukarıda anlattıklarım niçin küçük haber bile olmuyor?

Bu memlekette şu anda en serbest ve hür saha medyadır. Yazık ki, Müslümanlar bu sektörde de birinci ligde oynayamıyor, varlık gösteremiyor. Tirajı yüksek bazı İslâmî gazetelere buna benzer bir makale göndersem basılmaz, Hazret'lerin siyasetlerine uygun düşmez!..
----------------------------------------------------------------------

Van Yahudileri
VITAL CUINET'nin "Asya Türkiyesi, İdarî Coğrafya" (La Turquie d'Asie, Géographie Administrative, Paris) adlı kitabının ikinci cildi 1891'de yayınlanmış olup eski Adana, Halep, Mamuretülaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Musul vilayetlerimizi anlatmaktadır. Bu cildin Van vilayeti ile ilgili bölümünü okurken birtakım bilgiler dikkatimi çekti. Bunları meraklı okuyucularımla paylaşmak isterim.

(1) O tarihte Van vilayetinde beş bin Yahudi yaşıyormuş (s. 936). Sanırım şu anda Van'da, nüfus kağıdında Musevi yazan vatandaş yoktur. Peki bu beş bin Yahudi ne oldu? Hepsi oradan göç mü etti, yoksa bazıları Müslüman kimliğine mi büründü? Bu hususun araştırılması gerekir...

(2) "Van vilayetindeki Ermenilerin haylisi Yahudi asıllıdır. Büyük lakaplı Üçüncü Tigran'ın Filistin'den getirdiği esirlerden türemişlerdir. Onlarda bugün hâlâ eski İbranilerin ırk ve tipine ait özellikler görülmektedir." (s. 646).

Bu bilgiler de çok dikkat çekicidir. Ermeni kralı Büyük Tigran Filistin'e yaptığı seferlerde Yahudi esirler almış, onları Van taraflarına getirmiş ve bunlar Ermenileşmiş... Acaba samimî şekilde Ermeni olmuşlar mıydı? Yahudiler varlıklarını koruyabilmek için iğreti kimliklere bürünmeyi tarih boyunca denemiş bir kavimdir. Zahirde Müslüman, Türk, Kürt, Ermeni, Gregoryen, Elen, Ortodoks, Katolik, İspanyol gibi görünürler ama asıl iç kimlikleri Yahudiliktir, dinleri Museviliktir. Bizdeki Sabataycılar gibi.

Cuinet'nin coğrafya kitabında 19'uncu asırdaki Osmanlı vilayetlerinde yaşayan Yahudilerle ilgili istatistikî bilgiler verilmektedir. Bugün Yahudi izine rastlanmayan nice yerlerde Yahudi cemaatleri yaşıyormuş, bunların sinagogları, okulları, hahamları varmış. Bu Yahudiler ne olmuştur? Hepsi birden İstanbul'a, İzmir'e, İsrail'e veya yabancı ülkelere mi göç etmişlerdir, yoksa kimlik mi değiştirmişlerdir. Ezbere konuşmak doğru olmaz. Araştırıcıların, tarihçilerin bu konuyu incelemesi gerekir. Ben şu ihtimal üzerinde durmak istiyorum: Bu Yahudilerin bir kısmı yakın tarihin fırtınaları, hercümerci, girdabları içinde Müslümanlaşmış, Türkleşmiş veya Kürtleşmiş olabilir. Zamanla çocuklarını en yüksek okul ve üniversitelerde okutmuş olabilirler. Bu eski Yahudiler, yeni Türkler, Kürtler ve Müslümanlar önemli makam ve mevkilere geçmiş olabilir...

Sabatay Sevi zuhur ettiği zaman Kürdistan'daki Yahudilerin de büyük heyecana kapıldığını Scholem yazıyor. Kaç kişi Mesih Sabatay'a iman etmiştir? O, mecburen ve yalancıktan Müslüman olduktan sonra kaç kişi imanında sebat ederek Müslüman kılığına girmiştir? Bu Doğu Sabataycıları içinden kaç büyük devlet adamı, bürokrat, fikir ve sanat şahsiyeti çıkmıştır? Neler yapmışlardır? Bu soruların cevaplarının araştırılması gerekmez mi?

Yurt dışındaki bazı müellifler, bazı kaynaklar Ziya Gökalp'in Yahudi asıllı olduğunu iddia ediyor. Elimde fazla bilgi ve veri yok ama olan kadarını ileride yazacağım. Gökalp önce Kürt ve Kürtçü olarak ortaya çıkmış sonra Türkçülük ve milliyetçilik konusunda birinci isim olmuştur. Onun dostu, talebesi, yakını Moiz Kohen de, Tekin Alp takma adıyla Türkçülük ve milliyetçilik konusunda bir çığır açmış, hatta kitaplarından birine "Kahr olsun Şeriat" başlıklı bir bölüm koymuştur. Moiz Kohen adlı bu Yahudi niçin Türkçülük ve milliyetçilik konusunda Müslüman Türkleri İslâm dışı, İslâm'a zıt bir mecraya ve vadiye çekmek istemiştir? Bu konunun da ilmî olarak incelenip araştırılması gerekir.

İki kimlikli Yahudiler hakkında binlerce kitap ve kaynakta bilgi kırıntıları bulunmaktadır. Bütün bu bilgilerin aranıp taranıp bulunması ve yekun olarak binlerce referansın bir araya getirilmesi gerekir. Bu parçaların her biri, büyük bir mozayik tablonun parçaları durumundadır. Parçalar bulunup birleştirilince tablonun bütünü meydana çıkacak ve nice sırlar çözülecektir.

Bazı bilgilere ulaşmak çok zordur. İsrail'de bulunan Sabataycı arşivi herkese, her araştırıcıya açık değildir. Yine, yakın tarihte İsrail'e gönderilmiş olan Türkiye Hahambaşılığı arşivine girmek de pek kolay değildir. Lakin araştırılması çok kolay, ortada ve açıkta olan kaynaklar ve bilgiler vardır.Öncelikle bunların toplanması, dosyalanması gerekir.

Yahudilerin tarihimizde önemli şahsiyetli, tesirleri, hareketleri bulunmaktadır. Onbeşinci asırda isyanlar çıkartmış olan Torlak Kemal bir Yahudidir. Torlak Kemal'in şahsiyeti, kişiliği, kimliği, yaptıkları, yapmak istedikleri hakkında dört başı mamur bir inceleme ve araştırma kitabı henüz yazılmamış bulunuyor.

Kanunî Sultan Süleyman ve İkinci Selim zamanında Yahudi nüfuzu ve tesiri Osmanlı imparatorluğunda doruk noktasına ulaşmıştır. Bu konuda da yeterli araştırma yapılmamış, doyurucu kitaplar yazılmamıştır. Yasef Nassi hakkında yabancı dillerde bir yığın kitap var, bizde bir tek kitap bile yoktur.

Tanzimat'tan beri büyük değişiklikler, inkılaplar, ihtilallar, iğtişaşlar olmuştur. Bunlarda Yahudilerin, Sabataycıların, dönmemiş Dönmelerin rolü nedir?

Türkiye'de İslâm dinine ve dindar Müslümanlara açılmış savaş dinsiz Türklerin, dinden dönmüş Müslümanların işi midir, yoksa Yahudilerin, Sabataycıların işi midir?

Son günlerde büyük bir bürokratın annesi vefat etti. Bu kişinin nüfus kimlik kartında din hanesinde Musevi olduğu yazılıydı. Lakin cenaze İstanbul'daki Teşvikiye camiinden kaldırıldı. Normal olarak sinagog'ta yapılacak bir ayinden sonra Yahudi mezarlığında toprağa verilmesi gerekirken niçin camiye getirilmiş, bilahare İslâm kabristanına gömülmüştür? Kamuoyunun bu gibi anti-konvansiyonel durumları bilmesi gerekmez mi?

İslâm dininin zuhurundan bu yana bazı Yahudilerin birtakım hareket ve manevraları olmuştur. Yemenli Bir Yahudi hahamı, Abdullah ibn Sebe' ismini almış, Hazret-i Ömer'den dinî bir vazife istemiş, ilgi görmemiş, Hazret-i Osman'ın hilafeti zamanında ortaya çıkan fitneler bu zat tarafından körüklenmiş ve planlanmıştır. O gün bu gündür bazı Yahudiler İslâm dünyasında böyle çalışmaktadır.

On büyük cilt mi olur, yirmi cilt mi olur, bir heyet tarafından İslâm Dünyasında Yahudiler ismiyle ilmî bir eser hazırlanmalı ve yayınlanmalıdır. On dokuzuncu asrın sonlarında Yahudi seçkinleri ikiye ayrılmıştı. Bir kısmı siyonist ideolojiyi destekliyor, bir kısmı da şiddetle aleyhinde bulunuyordu. Biz Müslümanlar bu konuda da fazla bir bilgi sahibi değiliz.

Osmanlı imparatorluğunun yıkılışında Osmanlı Yahudilerinin ve diğer Yahudilerin rolleri nedir?
Yakın tarihimizdeki gizli Yahudiler kimlerdir?Bunlar ne yapmak istemişler, neler yapmışlardır?
Lozan andlaşmasının asıl mimarı Başhaham Hayim Nahum'dur. Hayim Nahum'un gayesi neydi?

Yurda sokulması Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanmış binlerce kitap, dergi, gazete, makale ve broşürde ne gibi bilgiler, iddialar yer almaktadır? Bunlar niçin yasaklanmıştır? Yazılanlar iftira ve yalan ise tarihçilerin bunları reddedebilmesi için onları okuması ve incelemesi gerekmez mi?

Ankara'daki Tarih Kurumu, üniversitelerimiz, Kültür Bakanlığı'mız birtakım iddialar ve isnadlar karşısında niçin susmaktadır? İslâm dinini bozmak, asıl İslâm'ın yerine kul yapısı, reforme edilmiş, yenilenmiş, işe gelmeyen tarafları çıkartılmış, beşerî bir ideoloji ve hümanizma haline getirilmiş, sulandırılmış, ılımlı İslâm yapılmış yeni bir din çıkartılmak istenmektedir. Bu reform ve yenilikçilik hareketinde birtakım crypto-Yahudiler bulunmakta mıdır?

Normal olarak milletini, milliyetini seven, Türkiye'nin ve Türklerin yücelmesini, güçlenmesini, üstün olmasını isteyen bir Türk, kendisi dindar olmasa bile İslâm'a saygılıdır. Peki, din düşmanı, Şeriat düşmanı bir Türkçülüğün ve milliyetçiliğin arkasında kimler bulunmaktadır?

Samimî bir Türkçü ve milliyetçi olan Dr. Rıza Nur, Hatıratında "Gençliğimde dindardım, namaz kılardım, o günleri heyecanla hatırlıyorum" mealinde satırlar yazmıştır. Daha sonra dindarlığını, inançlarını kaybetmiş olmasına rağmen İslâm dinine karşı asla saygısızlık etmemiştir. Rıza Nur'un zıt kutbunda Moiz Kohen Tekin Alp bulunuyor. O Yahudi ise "Kahr Olsun Şeriat" diye yazacak kadar İslâm düşmanıdır. Acaba hangisinin Türkçülüğü ve milliyetçiliği doğrudur, hakikîdir?

Bundan birkaç yıl önce, sayın Ecevit'in başbakanlığı sırasında Kültür Bakanlığı Tekin Alp'in bir kitabını yayınladı. Ancak, Tekin Alp takma adının yanına parantez içinde "Moiz Kohen" diye yazmayı unuttu. Bu unutma gerçekten unutma mıdır, yoksa pekâlâ bilindiği halde es mi geçilmiştir?
----------------------------------------------------------------------

İki Kimlikli İran Yahudileri

İNTERNETTE İran Yahudileriyle ilgili çok önemli ve çok meraklı bir bilgiye rastladım. Kısa bir metin ama bizler için çok manalar ifade ediyor. Metni Fransızcadan tercüme ediyorum:

"İsrail'de akademisyen olan profesör Ammoun NANTSAR'ın, Yahudilerin tarihiyle ilgili ve içinde çeşitli araştırıcıların yazıları bulunan Los Angeles'te yayınlanmış bir kitapta, bir makalesi bulunuyor. Yahudiler İran'da yaşadıkları zaman kendi Yahudi kimliklerini gizlemek zorundaymışlar, çünkü üzerlerinde baskılar varmış, (dışlanıyorlarmış). Bu Yahudiler, kimsenin gerçek kökenlerinden şüphelenmemesi için toplum içinde Müslüman olduklarını, Müslüman isimleri taşıdıklarını, camilere gittiklerini ve Kur'ân öğrendiklerini beyan ediyorlar.

Fakat evlerinde Yahudi isimleri varmış ve kendi inançları olan Museviliği gizlice yaşıyorlarmış. Bu tür beyanlar, Kuzey Afrika, Irak, Suriye, Basra Körfezi ve bilhassa Pakistan gibi İslâm ülkelerinde yaşamakta olan nice başka Yahudi tarafından radio Ici yayınlarında da tekrarlanmıştır. Hatta M. Abbasî, İsrail'in Fransa'daki büyükelçisi Elie Barnavi ile mülakat yaparken şu soruyu yöneltmiştir:

– Bu kişilerin kimliklerini ve inançlarını gizlemek zorunda kalmaları durumu daha ne zamana kadar sürecektir?"

İnternetteki, Yahudiler ile ilgili milyonlarca veri içinde kim bilir bizim için ne kadar ibretli, göz açıcı, ders verici olanları vardır.Sabırlı ve azimli araştırıcıların bunları taramaları, içlerinden en önemli birkaç binini derleyip, tasnif edip kitap haline getirmeleri gerekir.

Ben bir Müslüman olarak sahte bir Yahudi kimliğiyle İsrail'e gitsem, oraya yerleşsem, Musevîliğin gereklerine inanmadan, yalancıktan yerine getirsem, cumartesi günleri sinagoga gitsem, böyle bir şey ahlâkî olur mu? Bu, büyük bir sahtekarlık ve faziletsizliktir. Zaten bir Müslüman veya başka bir goi böyle yaptığı taktirde, cin gibi zeki ve kurnaz İsrail istihbaratı kısa zamanda onu deşifre eder ve casus diye zindana atar.

Maalesef ülkemizde birtakım Yahudiler, Türkiye'yi ele geçirmek için iki kimlikli olarak çalışmaktadır. Zahirde Müslüman, gerçekte Musevî. Türkiye'deki kripto-Yahudilerin miktarı belli midir? Bu konuda kesin bir şey söylenemez. Eskiden bunların birkaç on bin kişi olduklarını tahmin ediyordum. Şimdi Harry Ojalvo (Aksiyon Dergisi'nde yapılan röportaj) gibi Türkiye'de bir buçuk milyon Gizli Yahudi bulunduğuna inanıyorum.

Onların hepsi Sabataycı değildir. Bazıları Bektaşî, bazıları Alevî postuna bürünmüştür. Mevlevîliğe, Melamîliğe girenleri de vardır Hattâ şu anda, sanırım, çatlak sesler çıkartan bazı Reformcu ve Yenilikçi ilahiyatçıların da, bunlarla alakası vardır. Kesin konuşmuyorum ama mutlaka incelenmesi gereken bir konudur bu.

Bizdeki Gizli Yahudiler milliyetçilik ve Türkçülük cereyanı ile de, çok yakından ilgilenmişlerdir. Onlar milliyetçiliği ve Türkçülüğü İslâm'a rakip bir duruma sokmak istiyorlar, bunda da hayli başarılı olmuşlardır. Aslında bir Türk milliyetçisinin, aklı başında bir Türkçünün, kendisi dindar olmasa bile Müslümanlığa ve Müslümanlara karşı son derece saygılı olması gerekir.

Bazen akılları durduracak, havsalanın almayacağı iddialarla karşılaşıyoruz. Bunların hepsinin, peşinen doğru olduklarını kabul etmemiz gerekmez. Dikkatli, ölçülü, ihtiyatlı hareket edilmelidir. istanbul'da bazı vatandaşlarımız "debarkader" ismini taşıyan bir internet sitesinde Ilgaz Zorlu'nun, bu fakirin aleyhinde yazılar yayınlıyor, bizi anti-semitizmle suçluyorlarmış. Doğru değildir. Anti-Siyonist olduğumu saklamaya lüzum görmem, bugün dünyada nice özbeöz Yahudi anti-Siyonist olabiliyor, İsrail devletini Yahudilik için zararlı görebiliyor da, benim bu kadar hakkım yok mu?

Yahudilere, Musevilere en fazla zarar verecek olan iki şey Siyonizm ile İsrail devletidir. Çoğu gitti azı kaldı, yakında dünya çapında korkunç ve dehşetli hadiseler olacaktır. Bekleyiniz. Türkiye Hahambaşılığı'na bağlı olan, iki standartlı ve iki kimlikli olmayan Yahudi vatandaşlarımızla fazla bir ihtilafımız yoktur.

Ancak birtakım Yahudilerin, Türkiye'nin büyük bir siyasi partisini içten fethetme stratejileri de, gözümüzden kaçmamaktadır. Bu büyük partinin istanbul teşkilatı üzerinde Bay Pinto'nun büyük nüfuz ve tesiri olduğunu biliyoruz. Yine aynı zat bakanlarımızdan birinin oğlu ile pek samimi ve pek sıkı fıkıdır.

Bedevî, şifahî, marjinal toplumların hafızası olmazmış. Medenî bir toplumun mazisi, tarihi, hafızası vardır. Bedeviler ise sadece şimdiki zamanda yaşarlar, mazilerinden habersizdirler, istikballerini de düşünmezler. Hal-i hazırda yaşarlar, ama durumlarından bîhaberdardırlar. İsrail'de, birtakım Yahudiler Türkiye ile, tarihimizle, birtakım önemli kişilerimizle ilgili önemli bilgiler ihtiva eden kitaplar, makaleler yazmışlardır. Bunların çoğu ibranicedir. Peki biz Türkiyeliler, bu yayınları incelemiş, taramış, tahlilini yapmış, gereken yerlerini Türkçe'ye çevirip kültürümüze kazandırmış mıyızdır? Maalesef... Yatakta uyuyoruz, ayakta uyuyoruz...

Türkiye'de İslâmiyet'i, Şeriatı, dindarlığı öcü gibi gösterenler; bunları devletimiz ve Cumhuriyetimiz için büyük tehlike ve tehdit olarak gösterenler kimlerdir? Laikliği çığırından çıkartanlar kimlerdir? Yakın tarihimizde bu ülke, sistemli şekilde soyulmuş, talan edilmiştir. Yekunu trilyonlarca doları bulan bu soygun ve talanı kimler yapmıştır? Ülkemizde dehşetli bir kimlik erozyonu olmuştur. Bu erozyon kimlerin eseridir? "Siyon Protokolları"nın sahte ve düzmece olduğu iddia ediliyor. Ancak şu husus da göz ardı edilmemelidir. Bazı kişilerin ve zümrelerin Türkiye'de yaptıkları, harfi harfine bu Siyon Protokollarına uygun düşüyor. Bu tatbikat kimlerin eseridir? Türkiye toplumunun millî kimliğinin ana faktörü İslâm idi. Ülkede Müslümanlık sarsılınca, İslâmî değerler terk edilince büyük bir çözülme, çöküntü, dejenerasyon meydana gelmiştir, bunu kimler yapmıştır?

İçimizden bazıları İsrail'e karşı büyük bir hayranlık, bağlılık, sevgi, dostluk besliyor. Oradaki sistem Türkiye'dekinin taban tabana zıddıdır. İsrail bir din devletidir, bir ırk devletidir, Musevî şeriatı üzerine müesses bir devlettir. Orada din ve devlet aynı şeydir. Peki, bizdeki birtakım laikler nasıl oluyor da, böyle bir devlete hayran oluyorlar?
Okumak, incelemek, düşünmek, müzakere etmek gerek...
----------------------------------------------------------------------

Dönmelerin inanç Esasları
Dönmelik, “Osmanlı tebasından olup dini ve siyasi ideallerine daha rahat ulaşabilmek için İslâmı kabul etmiş görünen Yahudi cemaati şeklinde tanımlanmaktadır.

Dönmeliğin tarihçesine baktığımızda Dördüncü Sultan Murad döneminde Sabatay Sevi’nin sahte ihtidasıyla başlar. Bu yüzden onlara dönme dendiği gibi liderlerinden hareketle “Sabatayistler” de denir.

XII. yüzyıldan beri süregelen bu batıl itikat hareketi, Selânik’in Osmanlı’dan Yanunistan’a ilhakından sonra Yunanistan’da siyasi ve dini anlamda Yahudiliğe rücu etmek için bazı teşebbüslerde bulunurlar. Bunlar şöylece sıralanmaktadır:

1- Selânik’in Yunanistan’a ilhakından sonra orada Yunanlı olarak kalan bazı dönmeler Yahudiliğe rücu için Yunan hükümetine müracaat ederler. Bu iş için görüşlerine başvurulan Selânik Yahudileri çeşitli manialar ileri sürerek olumsuz kanaat serdederler.

2- Atina’da Yunan Meclis-i Mebusanı azasından olanMustafa Efendi adında bir dönme tarafından Gonatas’a müracaat ederek, mübadele hükümlerinin Türk ve Rumlara münhasır kalmasını ister. Ayrıca kendilerinin Türk ve Müslüman olmadıklarını ileri sürerek mübadeleden azade bırakılmaları lazım geldiğini talep eder. Kendi harslarının/kültürlerinin Yahudi olduğunu iddia eder. Gonatas ise Meclis-i Vükelâda bu meseleyi müzakere ederek red cevabı verir.

3- Yine Meşrutiyet’in ilânından sonra kendi aralarında akdettikleri bir kongrede asıllarına (Yahudiliğe) dönmek meselesi uzun uzadıya münakaşa edilir. Meşhur dönme Cavit Bey vakit gelmediğini beyanla buna mani olur.Türkiye’de ise Cumhuriyetin kurulmasıyla dönmeliğin tarihe kavuştuğu savunulmuştur.
----------------------------------------------------------------------

İtikadlarına gelince, onların hurafelerle dolu inanç esasları şöyle hülasa edilir
“1- Gerçek tanrı olan İsrali’in Tanrısı’na inanırım.
“2- Sabatay Sevi’nin gerçek mesih olduğuna inanırım.
“3- Tevrat’ın gerçek Tevrat olduğuna inanırım.
“4- Tevrat’ın değiştirilmediğini ve yürürlükte olduğuna inanırım.
“5- Sabatay Sevi’nin dünyanın dört trafına dağılmış olan İsrailoğulları’nı bir araya toplayacağına inanarım.
“6- Ölülerin dirileceğine inanırım.
“7- İsrail’in Tanrısı’nın, Süleyman Mabedini yukarıdan aşağıya bina edilmiş olarak göndereceğine inanırım.
“8- İsrail’in Tanrısı’nın bu dünyada cemalini göstereceğine inanırım.

“Dönme âmentüsünün son maddesi “gerçek mesih” Sabatay Sevi’nin gönderilmesini isteyen dua cümlelerini ihtiva eder(*).”

Bunların dışında yine inanç nokta-i nazarında bazı özellikleri de şöyledir:
1- Gizli Yahudi adı kullanırlar.
2- Reislerini mukaddes sayarlar.
3- Osman babayı ilah sayarlar.
4- Gizli Yahudi nikahı yaparlar.
5- Türklerle evlenmezler.
6- Ölülerini Müslüman mezarlığına gömmezler.
7- Dönmeliklerini gizlerler.
8- Dönmeliğin gündeme gelmemesi için çabalarlar.
9- Günah çıkarırlar.
10- Gizli mabedleri vardır.
11- Ölü kadınları erkek gasaller yıkarlar. Dönmeler kendi aralarında
Karakaşlar, Kaplancılar, Yakubiler diye de üç guruba ayrılırlar.

Ayrıca günümüz Türkiye’sinde dönmelerle ilgili verilen şu bilgiler çok dikkat çekicidir:
“... Dönmeler Türkiye genelinde 30-40.000 kişi civarında tahmin edilmektedir. Bunlar daha çok Edirne, İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa’da yaşamaktadırlar. Yoğun olarak bulundukları yer Selânik olduğu için dönmelere “Selanik dönmesi” de denilmektedir. Bundan dolayı mübadele sonrasında Türkiye’nin çeşitli şehirlerine gelip yerleşen dönmelerden doğum yerleri Selânik olanlar Selânik ismini değiştirmişlerdir. Kapalı bir cemaat hayatı yaşadıkları için dönmeler sır vermemeye özen göstermişler, eskiden olduğu gibi bugün de Türklerin yanında Türk isimlerini, kendi aralarında ise Yahudi isimlerini kullanagelmişlerdir.

“Dışişleri, maliye, eğitim, basın-yayın ve üniversiteler başta olmak üzere çeşitli alanlarda görev yapanların yanında, özellikle ticaret ve sanayide önemli başarılar elde eden dönmeler de vardır. Bugün Türkiye’nin en etkili aydınları, gazete sahipleri ve köşe yazarları arasında dönmelerin de bulunduğu iddia edilmektedir. (**)”

Siyonist kongrelerde önemli mevkilerde yer alan dönmelerin bazan sinsi, bazan ise açıktan açığa fakat muttariden İslâm’a ve Müsülanlara saldırmaktan, karalamaktan geri durmadıkları bir gerçektir. Gayız ve husumetleri hiç bitmeyen dönmelerin, intikam hislerini tatmin için Türk milletinin mukaddes hislerini hançerlemek başlıca görevleridir. Müslümanlığa avdeti irtica telakki ederken, Yahudiliğe avdeti ilerleme olarak kabul ederler...
----------------------------------------------------------------------

Tarihsizlik
TARİHİMİZİ tahrif ede ede, milletimizi hafızasız aliene bir toplum haline getirdiler. Ortaya sun'î (yapay), düzmece, uyduruk bir tarih çıkarttılar. Halide Edip Adıvar "Türkiye'de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri" adlı kitabında; bizde lisan ve tarihe yapılan devlet müdahalesinin, Hitler Almanya'sındakinden ve Stalin Rusya'sındakinden daha fazla ve daha şiddetli olduğunu yazıyor.

Okullarda, üniversitelerde okutulan resmî tarihte birçok gerçek ya tersyüz edilmiştir,
yahut hiç okutulmamaktadır

Tanzimat'tan bu yana vaki olan ihtilal, darbe, büyük değişim hareketlerinde
• Masonların,
• Sabataycıların,
• Dönmüş veya dönmemiş öteki Yahudilerin,
• Tekin Alp takma adıyla sözde Türkçülük ve milliyetçilik yapan kişinin ve benzerlerinin,
• "Boğaziçi aşireti"nin,
• Misyonerlerin,
• İngiliz, Amerikan ve diğer emperyalist ülkelerin ajanlarının... isimlerinden,
rollerinden, tesirlerinden bahs edilmemektedir.

Düşünebiliyor musunuz? Yüzlerce, binlerce yakın tarihimiz kitabı yazılıyor, okutuluyor ve bir kere bile Sabataycılardan bahs edilmiyor. O Sabataycılar ki, yakın tarihimize damgalarını vurmuşlardır. O Sabataycılar ki, şişirme ünlülerinden birinin New York'ta "Biz, yirminci asırda iki devlet kurduk. Biri İsrail, ötekisi......" dediği iddia ve rivayet edilmektedir. Son seksen-doksan yıl içinde Türkiye'de birtakım marksist faaliyetler yapıldı; birtakım Türkiyeliler bu ülkeyi, bu halkı, bu devleti Marks'ın ve Lenin'in ideoloji ve sisteminin kurtaracağını iddia etti. Bu konuda binlerce araştırma yayınlandı. Soruyorum:

Türkiye'deki bütün marksist fikir adamlarının, aksiyoncuların, önde gelen şahsiyetlerin Sabataycı olduğunu bir tek satırla yazan tarih kitabı var mıdır? Maalesef yoktur. Farmasonlar da yakın tarihimize damgalarını bastılar. Peki okul ve üniversite kitaplarında onlardan niçin bahsedilmiyor? Bir liseli Türkiye çocuğunun Sultan Beşinci Murad'ın Farmason olduğunu bilmeye hakkı yok mudur?

Müslüman Türkiyelilerin, bir kitabına "Kahr olsun Şeriat!" fasıl başlığını koyan Tekin Alp'i, nâm-ı diğer Moiz Kohen'i tanımaya hakları yok mudur?

Tarihçi Nihal Adsız'ın "Gök Sultan" diye övdüğü Sultan İkinci Abdülhamid Han'ı okul ve üniversite kitaplarında yerin dibine batırıyorlar; onu tahtından indiren İttihad'çıları, Jön Türkleri, cryptoları baş tacı ediyorlar. Otuz üç yıllık saltanatı boyunca devletin, ülkenin bütünlüğünü korumuş, memlekete nice faydalı müessese kazandırmış Türk asıllı ve imanlı bir devlet başkanına olan bu kin nereden geliyor? Onu beğenmeyenlerin, onu alaşağı edenlerin bu halka, bu devlete, bu ülkeye verdikleri zararı biliyoruz. 1909'da Abdülhamid Han'ı tahttan indirdiler, 1911'de Trablusgarb'ı (Libya) ve Oniki adaları İtalya'ya; 1912'de koskoca Rumeli'yi Balkan devletlerine kaptırdılar; 1918'de Mondros'ta teslim bayrağını çektiler ve Alman denizaltıları ile Türkiye'den kaçtılar.

1909 ile 1918 arasında sahte hürriyet kahramanları Osmanlı ülkesini, devletini, halkını batırdılar, bitirdiler, mahv ettiler. Vatan sathını darağaçları ile doldurdular, gazetecileri sokak ortasında katl ettiler, savaş yıllarında halkı açlıktan öldürdüler, Sarıkamış'ta yüz bin askerimizi soğuktan dondurdular, vagon ve bulgur ticaretleriyle efsanevî haram ve kara servetler elde ettiler, on yıl boyunca "Hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet" bağırtıları ve böğürtüleri içinde korkunç bir devlet ve parti terörü icra ettiler. Onlar kahraman oldu, zavallı Sultan Abdülhamid kızıl sultan ve hain oldu. En büyük suçu neydi? Filistin'i siyonistlere peşkeş çekmemek mi?



28/3/2008

NEREYE DOĞRU?


ABD, 2020 yılında İslam dünyasının başına bir halife oturtmak istiyor.

Bu hususta CIA'nın Ocak 2006'da yayınladığı rapor ilginç.

Halifenin "Türk bilinmesi" önemli, ancak bu halife Sabatayist olacak.

Hilafetin Türkiye'de yeniden kurulması sadece bazı tarikat ve dini cemaatlerin değil, "yeni dünya düzeni" kurmak isteyen Evanjelist-Yahudi-Kabalist Ezoterik dış güçlerin de rüyalarını süslüyor. Halifelik hiçbir dönemde dini kurum olmamıştır. Siyasi bir kurumdur.

Aytunç Altındal, Türkiye Cumhuriyeti'nde Sabataycıların da içinde bulunduğu grupların hilafet planının 50 yıllık bir düş olduğunu belirtiyor. Altındal'a göre, 40'lı, 50'li yıllardan beri Sabatayistler hilafeti düşünüyorlar. Yüksek dereceli masonlar, Gül ve Haç Teşkilatı üyeleri ve Sabataycıların kurduğu Manevi Cihazlanma Derneği üç dinin merkezi olarak İstanbul'u göstermişti. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Osmanlı Türkiyesi'nde Sabatayist ve mason şeyhülislamların İslam'ı nasıl "israiliyat" illeti ile doldurduklarını artık bilmeyenimiz var mı?

Ya matbaa meselesinde, ilk emri "oku" olan İslam ümmeti Türklere reva görülenlerin arkasında kimler vardı?

Mehmet Şevket Eygi, Sabataycı grupların Müslüman Türklerin eğitimsiz kalmasında son derece etkili olduğunu söylüyor. Ve "Sabataycıların diyanet işleri başkanı ve halife adayları bile var" diyor. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Gelelim Manevi Cihazlanma Derneği'ne.

Bu dernek 1929 yılında ABD'de Evanjelist rahip Dr. Frank Buchman tarafından kurulmuştu. İngilizce adı; "Moral ReArmement-Mr"dir.

"Oxford Grup" adı verilen bu örgüt İsviçre Caux'daki bir şatoyu kendilerine merkez seçmişlerdi.

Burada her yıl dünyadaki çeşitli dinlerden temsilcilerin katıldığı toplantılar yapmaktalar.

Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesinin "manevi" tarafını inşa etmişlerdi.

Şeyh Mardin'in kitabının adı: "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."

Evanjelist rahip Buchman, Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi'ne gidip dua bile etmişlerdi. (Soner Yalçın, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, s.45)

Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman'ın özel uçağı ile İstanbul'a getirilip Fener Rum Patrikhanesi'nin başına oturtulmuştu.

Başbakan Adnan Menderes Atenagoras'ın elini öpmüştü.

"Manevi Cihazlanma Derneği" Türkiye'de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.

Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi Prof. Fahrettin Kerim Gökay'dı.

Gökay, "İslami hassasiyetleri" ön planda olan, 11 Ekim 1951'de kurulan İlim Yayma Cemiyeti'nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi'nin avukatı Seniyüddin Başak'ın olması herhalde tesadüftü.

Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.

Tekrar günümüze dönelim.

Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye'de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir."

Ve bir dansöz. İşinin gereğini yapıyor. Adı Tanyeli.

Tanyeli'nin tuttuğu ibret aynasına öncelikle siyasal İslamcıların, dini cemaatlerin ve topyekûn RTE'nin "kafatası milliyetçisi" saymadığı herkesin bakması gerekir.

Gazete haberi şu:

"Doların yeşili bu sefer sökmedi. Uluslar arası şöhret oryantal Tanyeli, Irak'taki Amerikan askerlerinin yeni yıla kendisiyle girme isteğini 50 bin dolardan olma pahasına gözünü kırpmadan geri çevirdi;

"İnsanlar kan ağlarken, Amerikan askerlerinin önünde dans etmem mümkün değil. Orada kendi Müslüman kardeşlerimiz ağır eziyet altındayken ben şahsi olarak böyle bir şey yapmam mümkün değil. Yani kendime olan saygımı yitiririm, o yüzden gitmedim."

"Dünya için İslam'ı satanların" Müslüman Türk milletini Mehdi'yi bekleyen "Avanak Avni"ler durumuna getirmek isteyenlerin dansözleştiği bir zamanda dansöz Tanyeli'nin ibret verici sözleri.

MİT Müsteşarı Emre Taner: "Ulus devlet tehdit altında. Türkiye bekle gör ve sadece savunma politikalarıyla ayakta kalamaz." diyor. (Hürriyet gazetesi, 6 Ocak 2007)




28/3/2008

YAHUDİLİK, DÜNYA, TARİH VE BİZ


Dr. Hakkı Açıkalın

Genelde, bir makâleye "Mâlesef" diye başlamamak lâzım, zira bu “esef”li kelime, içinde, bir boyun eğmişliği, nâçarlığı (bizim yeni Türkçeci entellektüellerimizin deyişiyle umarsızlığı), hattâ zavallılığı ve düşkünlüğü barındırıyor. Bazı şeyleri izah etmek için insanların kendilerini zorlamaları belli bir noktadan sonra imkânsızlaşır, yok illâ direnirlerse bu sefer komik duruma düşerler. İBDA Mimarına karşı 1999 yılından itibâren başlatılan akılalmaz tasfiye harekâtının altından da, burada şahsıma karşı yürütülen kapsamlı saldırı kampanyasının arkasından da “onlar” tutuyorlar.

Ne sosyalizm, ne faşizm, ne modernite, ne post-modernizm, ne liberalizm, ne bolşevizm, ne menşevizm, ne narodnizm, ne bilim, ne film, ne san’at, ne ekonomi, ne finans-kapital, ne psikiyatri, ne basın-yayın ne de başka bir etkinlik alanı “onların hâkimiyeti”nin dışında. Dikkat edilirse, “onlar da bu işin içinde” demiyorum, “onların hâkimiyeti altında” diyorum. Kuşkusuz, bu konuda herşeyi bu makâlenin içine sığdıramayız, bunun için hacimli bir kitaba gerek var ki, onu da yaptık zâten...

Bazı iktibaslarla başlayalım:

08. 02. 1920 tarihli, Sunday Herald gazetesinde bir değerlendirme:

"Abartıldığı düşünülmesin ki, Bolşevizm’in teorize edilmesinde, pratiğe dökülmesinde ve kurumlaşmasında uluslararası ve Rus yahudi gücünün öncülüğü tartışılmazdır. Sovyet kurumlarındaki Yahudi kadrolaşma dikkat çekicidir. İlginç olan bir şey de, karşı-devrim hareketlerinin başını çeken de Yahudiler’dir". Winston Churchill.

Anne tarafından Ukrayna yahudisi olan Vladimir İlyiç (Ulyanoviç) Lenin şöyle der:

"En iyi devrimciler yahudiler’dir. En zekî Ruslar, ya yahudiler’dir yahut yahudi kanı taşıyanlardır". Dimitri Volkogonov; Lenin: A New Biography, s. 112

Harward Üniversitesi’nden, araştırmacı Wayne Mc. Guire şöyle diyor:

"Lenin, İsrail Dönüş Yasası’nın standartlarına uygun bir yahudi’ydi yani yahudi bir “généalogie”si (şeceresi) vardı. Lenin, yalnızca İsrail Dönüş Yasası’nın standartlarına uygun olmakla kalmıyordu, o aynı zamanda değerlerine oldukça bağlı bir yahudi’ydi de. Bu nedenle, Marksizm’in, Universalizm (Evrenselcilik) kabulüyle, radikal bir çelişki yaşıyordu. Bu bağlamda (Yahudiciliğinden dolayı), en entellektüel görevleri kasdî olarak yahudiler’e veriyordu. Lenin’in emri altında bulunan, güney ve batı Rusya avangard komünistlerinin % 50’si yahudi’ydi".

Bir diğer yahudi, Leon Bronstein Trotsky, 1937 yılında, Newyork Yahudi gazetesi, Daily Forward’a verdiği demeçte, yahudilik’le ilgili ipucunu şöyle belirler:

"Çürümüş burjuva toplum hayatı ne kadar uzun sürerse, anti-semitizm (yahudi karşıtlığı) her yerde aynı oranda artar".

Yahudilik ideolojisinin tarihi aslında bir “günahlar tarihi"dir. Uygulanan politikalar kan çanaklarında kotarılagelmiştir. Hele son 100 yıllık tarih âdeta ölümcül bir pandemi’ye (tüm dünyayı saran salgın) dönüşmüştür. “Siyâsî” nitelemesiyle tanımlanan Siyonizm’in kurucusu Theodore Herzl, 11 Haziran 1902 tarihinde, dünyanın en vahşî sömürge baronlarından Cecil Rhodes’a (Rodezya ismi bu namussuzun isminden mülhemdir) yazdığı mektubta şöyle der:

"Rica ederim efendim, programımı okuduğunuzu ve benimsediğinizi ifâde eden bir mektubu tarafıma gönderiniz. Kendinize, niçin size başvurduğum konusunda sorular sorabilirsiniz. Bunun sebebi, benim programımın sömürgeci bir program olmasıdır!".

Judaizm’in (Yahudicilik) hedefleri hem siyâsî, hem millî hem de dinî’dir. Bu durum hep Allah’a bağlanmış, İsrailoğulları’nın Allah tarafından ayrıcalıklı bir kavim olark taltif edildiği ve bu sebeble yahudilik için herşeyin mubah olduğu işlenmiş ve propaganda edilmiştir. Bu mefkûre, bütün dünya yahudilik ideolojisinin tamamen denetimi altına girmeden doymayacaktır. Bütün Grekler (Grek: Yahudi olmayanlar anlamında da kullanılmaktadır) tasfiye edilinceye dek bu hezeyanlı mücâdele sürecektir.

Judaizm bir, "kollektif bencillik" kurumudur. Bu, putlaştırılmış milliyetçiliği bağrında yeşertmiştir. Böylece, yahudiliğin sesi, kanlı silahların ve katliamların sesi olmuş, bu durum sanki Torah hükmü (mukaddes kitab hükmü) gibi olmuştur. Sanıldığı ve iddia edildiği gibi bir “payen” (ilkel dinsiz) judaizm falan yoktur ortada, bilâkis tamamen dinî ve an’anevî metinlere sonuna kadar bağlı bir ideoloji apaçık ortadadır. Sion’da egemen olan, “Hukuk”un adâleti değil ve fakat “hukuksuzluk”un adâletidir. Bu, bir “evrim” de değildir, tam aksine geleneğin olanca yoğunluğuyla dünyanın üzerine bir kâbus gibi tekrar tekrar çökmesidir. Atrofi’ye (gerileme, büzüşme) uğrayan judaizm değil, onunla mücâdele etme iddiasındaki güç odaklarıdır. Bu Makkabizm’in (Makkabiler: savaşkan bir yahudi klanı) geleneğinden hiç de farklı değildir. O yüzden, İsrail ordu birlikleri, Lübnan’a, Filistin’e, Suriye’ye, Mısır’a girerken, “Bizler İbrahim’in askerleriyiz" diye slogan atmaktadırlar (Bazı muhteremler de İbrahimî dinler arası diyalogdan bahsediyorlar). Süreç dünya toplumlarının, özellikle Müslüman toplumların “nihaî sıvılaştırılma-tüketilme” sürecidir. Bu söylediklerimizi Yahudi profesör, André Nehar şöyle doğruluyor:

"İsrail, dünyadaki ilâhî tarihin mükemmel bir işâretidir. İsrail dünyanın mihrakıdır, onun sinir sistemi, yüreği yani merkezidir".

Bu, megalomanik hezeyanlarla dolu ideolojinin temsilcisi olan yahudilikle insanî (barışçıl!) bir diyalog geliştirilebilir mi? Bilen varsa teklif etsin. Bu durum, basit aşiret milliyetçiliğinin ve yumuşak modernist milliyetçiliğin çok çok ötesinde, arkasına yüzlerce yahudi (olduğu varsayılan) peygamberini de alan devâsa bir ideolojik kavimciliktir. İşte bu yüzden, Kemalizm kolay kolay yıkılamıyor. Çünkü Judaizm’in bağrında kuluçkaya yatırılmış ve mükemmel tıpkı-basım olarak yumurtadan çıkmıştır. Eğer Kemalizm, faşizm olsaydı şimdiye kadar kapitalizm tarafından 1000 kere tasfiye edilirdi. Bu denenmiş ama becerilememiştir. Aynı şeyi sosyalizm (daha doğrusu Türkiye sosyalizmi) denemiş o da başaramamıştır, nihâyet Kürtler bunun için uğraşmışlar ama Kemalizm karşısında paramparça olmuşlardır. Apo, bunun farkına vardığında çok geçti. İllâki adlandırmak gerekirse, bunun adı “Kemalist Judaizm” olabilir. Hitler faşizmi denen şey en nihâyetinde Germen Aryanizm’inden başka birşey değildir, Judaizm’e göre, fakirin fakiri bir ideolojidir. Arkaplanı yoktur, kültürü, basit Teutone kültürüdür, grotesktir (kaba), inceliksizdir, san’atsızdır, felsefesizdir, yani ağaç diplerinden fışkıran bir ‘piç’ misâli. Demek ki, Hitlerizm’in arkasında onu kucaklayan bir ‘baba’ ideoloji olmalıdır! TC, millî burjuvazisi olmadan, işçi sınıfı olmadan, fabrikaları, üniversiteleri olmadan, kısaca kurumları olmadan ortaya çıktı. Hiçbir ilim adamı (Kemalistler dahil) bu durumu doğru dürüst izah edemezler ve ‘Bandırma Vapuru’na sığınırlar. Pozitivizm’in en yoğun yönlerini benimsemiş olan ‘bilimsel’ adamlar, iş TC’nin ihdasına gelince, ‘vapur’, ‘Kuvva-i Millîye’, Mustafa Kemal’in dehâsı vs. gibi ‘soyut’ ve ‘bilimsel’ olmaktan çok uzak kavramların arkasına gizleniyorlar. ‘Paradigma Ante’nin en büyük savunucularından biri olan Prof. Dr. Emre Kongar bunu itiraf ediyor ve TC’nin gelişiminin tersten olduğunu ve bunun ‘bilimsel’ açıklamasının olmadığını belirtiyor. Ama hiç kimse, sorulması gereken en yakıcı soruları sormuyor nedense; meselâ herkes, PKK’nin ve diğer tüm ‘yasadışı’ örgütlerin kasasındaki paranın nereden geldiği konusunda binbir yorum yapıyor: Kara para, uyuşturucu parası, haraç, vurgun, kaçakçılık, dış mihrakların yardımı vs. Kimse, bu paraların ‘hayırlı!’ yollardan elde edilmiş olabileceğine ihtimal vermiyor. Ama aynı soruyu, TC’nin kuruluş dönemi için sorduğumuzda, cevab yok, daha doğrusu afâkî cevablar, yastıkaltı paraları falan, filan. Yeniden sormalı: Türkiye Kurtuluş Savaşını kim yahut kimler finanse etmiştir? Hiç bekletmeden cevablayalım: Galata bankerleri, Manastır bankerleri, Selânik bankerleri, Paris bankerleri, Filistin yahudileri, Girit yahudileri, Rus yahudileri, Ukrayna yahudileri, Polonya yahudileri, İran yahudileri, Prusya hanedanı, Irak yahudileri, Yemen yahudileri, Fas kralı ve Fas yahudileri, Serez yahudileri! Kimse hoplayıp zıplamasın, bunun böyle olduğunu dünya âlem biliyor, en çok da yahudiler biliyor, İsrail biliyor.

Judaizm kendini bütün uluslararası normların, kanunların üzerinde görür ve bunu ikrâr eder. O, mitolojik verilerle beslenir, onlara dayanır. Onun için, filanca yahudi klanının, aşiretinin yasaları ve ölçüleri, âlemşümûl (“evrensel”) yasa maddelerinden çok daha önemli ve belirleyicidir.

Avrupa finansının (bankacılığının) doğuşu Rotschild ailesiyle olmuştur. Saatchi&Saatchi ailesi, Goldsmith’ler, Goldstein’lar, ABN’ler ve daha birçok aile, Avrupa ve dünya bankacılığının kurucuları ve hâl-i hazırda yürütücüleridir. Yine dünya bilimi, Sigmund Freud, Albert Einstein, Dimitri Velikowsky, Erich Fromm, İsaac Newton, Darwin vd., dünya edebiyatı, Leon Tolstoy, Franz Kafka, Marcel Proust, Bertold Brecht, Rosa Luxembourg, Samuel Beckett, James Joyce vd. de onların yönlendirmesiyle yürütülmüştür.

Almanya siyonistlerinin Nasyonal Sosyalistler’le içiçeliği çoğu insana anlaşılmaz gelmektedir ancak mekanizmayı kavramış olanlar için bundan daha alelâde bir şey yoktur. Bunun en önemli gayesi Filistin’de bir İsrail devleti kurmaktır. Bu güce angaje olmadan, kendi halkını harekete geçiremezsin, göçe zorlayamazsın. Onları huzursuz etmenin, oradaki hayat şartlarını ortadan kaldırmanın yolunu bulmalısın. Bunu sadece siyâsî propaganda metodlarıyla yürütemezsin, akîm kalır. Dolayısıyla, mahallî (“bölgesel”) güçle entegre olman gerekir hattâ o gücü kuşatıp ona perspektif vermen gerekir. Judaizm bunu yapmış ve son tahlilde başarılı olmuştur. Nazilere, yahudileri amme (“kamu”) fonksiyonu içeren işlerden atma objektifini sunmakla başlar işe, Siyonistler. Yani önce bir sürü işsiz, aç yahudi üretilir. Ondan sonra dönüp, onların arasından göze batanları tasfiye eder ve arkalarından da, oyunun kuralı gereği ‘Anti-Nazi’ propaganda yapar, tek yolun mukaddes topraklara dönmek olduğunu empoze eder. Bu meyanda, Naziler’den fazla Anti-İngiliz’dir.

Almanya Siyonist Federasyonu, 21 Haziran 1933 tarihinde Nazi Partisi’ne bir mektup gönderir:

"... Irk ilkesini ilân eden yeni devletin kuruluşunda, (yahudi) topluluğumuzu bu yeni yapıya adapte etmeyi temenni ediyoruz. Yahudi uyruğunu kabul etmemiz bizlere, Alman halkıyla ve onun ırkî ve millî gerçekleriyle daha açık ve daha samimî ilişkiler tesis etme izni verecektir. Bizler de, yahudi safkanlığını destekleme bağlamında karışık evliliklere karşıyız. Kimliklerinin bilincinde olan yahudiler olarak sadakat temelinde ilişkilerin yürüme ihtimalinin mevcudiyetine inanıyoruz. Pratik objektiflere ulaşılması için, Siyonizm, yahudilere tamamen düşman olan köktenci bir iktidarla işbirliği yapma konusunda yetenekli olabileceğini umar. Siyonizm’in gerçekleşmesi, mevcud Alman yönlendiriciliğine karşı ancak dışarıdaki yahudileri rahatsız edebilir. Aktüel anlamda, Almanya’ya karşı yürütülecek olan bir boykot, özünde Siyonist olamaz..." Herşey çok açık, hiçbir yoruma gerek yok.

Nazi teorisyeni Alfred Rosenberg (traji-komik ama o da bir yahudidir) şöyle der:

"Belli bir Alman yahudisi grubunun Filistin’e nakli bâbında, yıllık bir kontenjan belirlenmesi amacıyla Siyonizm’in etkin bir biçimde desteklenmesi gerekir".

SS’in resmî organı Das Schwarze Korps’un şeflerinden Reinhardt Heidrich, “Görünür Düşman” adlı makâlesinde şunları yazıyor:

"Yahudileri iki kategoriye ayırmak zorundayız: Siyonistler ve Asimilasyon partizanları. Siyonistler kesinlikle ırkçı bir anlayışı benimsiyorlar ve Filistin’e göç etmek ve orada kendi Yahudi devletlerini kurmak istiyorlar. En iyi temennilerimiz ve resmî irâdemiz onlardan yanadır".

Düşünün bakalım, örneğin tamamen ırkçı-şovenlerin yönetimi altında bulunan bir ülkede, karşı (düşman) ırktan bir örgütün bu denli kolay ve rahat hareket etmesi olacak şey midir? Daha müşahhas bir “kurgu” oluşturalım: Örneğin tamamen MHP’nin yönetimi altında bulunan bir Türkiye’de PKK’nin böyle bir mevkîde olması düşünülebilir mi? Hattâ yine örneğin MHP’nin, ‘bağımsız Kürdistan’ın kurulması için Türkiye alanındaki Kürtler’i Kürdistan’a taşımak için gönüllü olabileceğine akıl erdirebilir misiniz? Olmaz, velev ki, her iki taraf da böyle bir şeyi kabul etti, bunu organize edemezler, o denli güçlü bir kültür ve ideolojiden çok çok uzaktadırlar. İşte yahudiliğin farkı buradadır, o yapabiliyor, tereyağdan kıl çeker gibi...

Bulow Schwante, Reich’ın bütün diplomatik misyonlarına gönderdiği sirkülerde şöyle der:

"İdârî ölçüler bakımından, Almanya’daki Siyonist eylemliliğe karşı yönelmenin hiçbir mantığı yoktur zira Siyonizm, Nasyonal Sosyalizm’in, Almanya yahudilerini göç ettirmek konusundaki programıyla zıtlık içinde değildir"

Burada bir saptama yapmak gerekir. Siyonizm, bazılarının iddia ettiği gibi yahudiliğe uymayan bir ideoloji değildir. Benzetmek gerekirse, Yunan mitolojisinin baştanrısı Zeus ise, Siyonizm de savaş tanrısı Aris (Ares)tir. aralarında küçük anlayış farklarından bahsedilse bile, ikisi de aynı irâdenin temsilcileri ve Olympos meclisinin karar vericileridir. aralarındaki fark stratejik değil taktik anlayıştadır.

28 Ocak 1935 tarihinde, Bavyera Gestaposu polise şöyle bir sirküler geçer:

"Siyonist örgütün mensubları, eylemliliklerinde Filistin’e göçü özendirdiklerinden, asimilasyonist yahudi örgütlerinin mensublarına yapılan muameleye tâbî tutulmasınlar”

Siyonizm-Nazizm eşdeyişle “Siyonazizm”le ilgili söyleyecek daha çok şey var ancak yukarıdaki misaller bile olayın içyüzünü göstermesi bakımından kâfîdir.

Rusya’daki komünist iktidarın içindeki yahudi rolü çok kritiktir. Ekim Devrimi’nden 1 ay kadar önce, Lenin St. Petersbourg’da (Petrograd) gizli bir toplantı yaptı. Burada devrimci şiddetin süreç içinde nasıl uygulanacağı konuşuldu. Bu toplantıya katılanların 4’ü Rus, biri Gürcü, biri Leh, 6’sı ise yahudiydi.

Politik Büro (Politbüro) 7 kişiden oluşturuldu. Biri Rus (Bubnov), 6’sı ise yahudiydi (Lenin, Stalin, Trotsky, Sokolnikov, Zinoviev, Kamenev).

Petersbourg Sovyeti’nin -ki başkanı Trotsky’dir- Askerî Devrim Komitesi’nin 18 mensubu vardı. Bu komitenin, 8 mensubu Rus, biri Ukraynalı, biri Leh, biri Çerkes, 7’si ise yahudiydi.

Bolşevik MK’si 5 kişilik Devrim Askerî Merkezi oluşturdu. Mensublardan biri Rus (Bubnov), biri Leh, üçü yahudiydi (Stalin, Sverdlov, Uritsky).

Bolşevik Devrim’de, bütün lider figürler yahudi’ydiler. Tchitcherin iyi bir yardımcıydı, Litvinoff ve Lunacharsky’nin rolleri de önemliydi mutlaka ama Trotsky’nin, Zinoviev’in, Krassin’in veya Radek’in güçleriyle kıyaslanmaları mümkün değildi. Yine karşı-devrime karşı mücâdele rolünü üstlenen ÇEKA’nın yönetimi de yahudilerin elindeydi.

Aynı tarihlerde ABD’nin Rusya büyükelçisinin de bir yahudi olması ilginçtir: David R. Francis.

Yeni rejim, dünyada anti-yahudi duyguları en ağır cezalandıran rejim oldu. Uzun süre Sovyetler’de kalan ve bir Amerikan yahudisi olan yazar Frank Golder 1925 yılında şunları söylüyordu:

"Sovyet devriminin önderlerinin büyük bir çoğunluğu yahudi olduğu için kısa süre içinde Sovyet ordusunda, Rus halkı ve entellektüeller arasında ciddi bir anti-semitizm (yahudi karşıtlığı) başgösterdi"

Durumu, İsrailli tarihçi Louis Rapaport şöyle izah ediyor:

"Bolşevik Devrim’den hemen sonra birçok yahudi, yönetimdeki üst seviye rollerinden dolayı zafer sarhoşluğu içindeydiler. Lenin’in ilk Politbüro’su yahudilerin hâkimiyeti altındaydı".

Lenin’in yoldaşları, devrimin bütün yansımalarında önemli roller üstlendiler, bunlar arasında en kirli işler de vardı.

Yahudi tarihçi Salo Baron, sayısız yahudinin Sovyet gizli polisi ÇEKA’nın içinde bulunduğunu ve bunların birçok yasadışı infaz ve tasfiye operasyonuna katıldığını belirtiyor.

Bir diğer yahudi tarihçi, Leonard Shapiro şöyle diyor:

"Ukrayna’da gizli polisin % 80’i yahudilerden oluşuyordu"

Ünlü Rus matematikçi İgor Shafarevich (yahudi kökenlidir), yahudi icracıların ve infazcıların ‘Rusofobi’sinden bahsediyor:

"Onlar, Çar 2. Nikola’yı tasfiye ederken bunu bir âyin hâline getirmişlerdi. Bu âyin, yüzyıllarca süren Rus tarihinin sonunu sembolize ediyordu. İngiltere kralı I. Charles (1649) veya Fransa kralı 16. Louis’nin infazı (1793) buna benzetilebilir. Bu, aynı zamanda kompleksli bir etnik azınlığın sancılı bir eylemi olarak da kabul edilebilir"

Bu âyini en üst seviyede bizzat Lenin yönetmiştir. Çarın infazını gerçekleştiren Yakov Yurovsky’dir. Yerel Sovyet’in başkanı Beloborodov (Vaisbart)dur, Ekaterinburg’daki genel idârenin başındaki isim ise Shaya Goloshchekin’dir. Planlayıcı Sverdlov’dur. Sverdlov’u Almanya’dan Rusya’ya getiren yahudiler, Goloshchekin, Syromolotov, Safarov (Seferov), Voikov ve Yurovsky’dir. Ekibin tamamı yahudidir.

I. Charles ve 16. Louis örneklerinin verilmesinin sebebi, Devrim Mahkemesi’nin kendine yüklediği ‘Halk Mahkemesi’ rolünü vurgulamak içindir. Ancak, 2. Nikola ne yargılandı ne de savunmasına başvururldu. Bir gece, ailesi ve maiyetiyle birlikte gizlice ortadan kaldırıldı. Bu, normal bir infazdan ziyâde gangster tarzı bir infazdı. Beli ki, birşeylerden korkulmuş ve yargılamadan vazgeçilmişti.

Lenin ve Sverdlov niçin ‘Devrim Mahkemesi’ şovundan kaçınmıştılar? Çünkü, Nikola ve ailesi Rus halkının üzerinde hâlâ ciddi bir etkiye sahibti ve onun infazına izin vermeyecekti. Trotsky de -her ne kadar bu infazın karşısındaymış gibi görünüyorsa da- aslında yararlı ve gerekli olduğunu düşünüyordu:

"Kraliyet ailesinin infazı gerekliydi. Bu cezalandırmanın şiddeti herkese, acımaksızın savaşmaya devam edebileceğimizi gösterdi. Bu infaz düşmanın umutsuzluk hissini arttırdığı gibi bizim saflarımızı da güçlendirdi ve dönüşün olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Ya tam zafer ya tam çöküş olacaktı. Lenin bunu çok iyi hissetti".

Rus yahudisi yazar Sonya Margolina, yahudilerin Bolşevik rejimi aşırı derecede destekleme rollerini, “Yahudiler’in tarihî bir günahı” olarak niteliyor. Yahudi komutanların, özellikle Goulag konsantrasyon kamplarında üst seviye rollerini ve yahudi komünistlerin Rus kiliselerinin sistematik imhâsında üstlendikleri vazifeyi vurgular. Daha da ileri giderek şöyle der:

"Bütün dünya yahudileri Sovyet iktidarını desteklediler ve her eleştiri ve muhalefet karşısında sessizliklerini korudular. Böylelikle, Bolşevizm’e karşı gelişen her hareket aynı zamanda bir yahudi karşıtlığını da beraberinde getirdi".

Eğer “Geçmiş” bir tâyin edici olarak kabul edilirse, birçok Rus, Margolina’nın dile getirdiği biçimde bir intikam duygusunun içindedir. Her hâl ve kârda, nasıl ki, ABD’deki Siyahlar’ın ve Yerliler’in Beyazlar tarafından kırıma uğratılması lânetleniyorsa, Yahudiler’in Rus halkına karşı ‘Sosyalizm’ maskesi altında yürüttüğü kıyım da lânetlenmiştir. ancak, daha da çarpıcı olan dünyanın bir ikinci Yahudi kıyımına (bu kez Ruslar tarafından) gebe olmasıdır.

Ekaterinburg katliamıyla ilgili olarak Kızılordu gazetesi şöyle yazar:

"Kollama ve acıma olmaksızın, ayırımsızca, yüzlerce yahut binlerce olan düşmanlarımızı öldüreceğiz, onları kanlarında boğacağız. Lenin ve Yuritsky’nin haysiyeti için burjuvazinin kanı oluk oluk aksın. Mümkün olduğunca daha çok kan"

Evet, aslında akması gereken kan Ruslar’ın kanı, akıtması gerekenler ise yahudiler. Yazının meâli bu! Tabiîdir ki, başkaları da, ‘yahudi kanı’ isteyecektir. Diyalektiğin A ve B tarafları gereği bıçak her iki tarafı da acımasızca kesmeye devam edecektir.

Alman araştırmacı Herman Fehst’e göre, 1918 yılı itibârıyla Bolşevik Parti MK’nin 15 mensubu vardır ve bunlardan 6’sı Yahudi’dir. Fehst bu bilgiyi yayınlanmış Sovyet kayıdlarına dayandırmaktadır. Bu 6 yahudi; Uritsky, Trotsky, Kamenev, Zinoviev, Sverdlov ve Sokolnikov’dur. (Herman Fehst, Bolschewismus und Judentum: Das Judische Element in der Fuhrerschaft des Bolschewismus-Berlin 1934, s. 68-72)

ABD’li Robert Wilton ise 1918 yılı itibârıyla Bolşevik Parti MK’nin 12 mensubu olduğunu ve bunlardan 9’unun yahudi olduğunu belirtiyor (R. Wilton, The Last Days of the Romanovs-IHR, 1993, s. 185)

1907 yılı itibârıyla Bolşevik Parti’nin % 10’u, Menşevik Parti’nin % 20’si yahudilerden oluşuyordu. (R. Pipes, The Russian Revolution-1990, s. 185-186)

Moskova Olağanüstü Komisyonu (ÇEKA veya VİÇEKA) toplam 36 âzadan oluşuyordu. 1’i Alman, 1’i Leh, 1’i Ermeni, 2’si Rus, 8’i Leton ve 23’ü yahudiydi.

Halk Komiserleri Konseyi (Sovyet Yönetimi) ise iki Ermeni, 3 Rus ve 17 yahudiden oluşuyordu.

Bolşevik devletin en önemli 556 şahsiyetinden 17’si Rus, ikisi Ukraynalı, 11’i Ermeni, 35’i Leton, 15’i Alman, biri Macar, 10’u Gürcü, üçü Leh, üçü Finli, biri Çek geri kalan 457’si ise yahudidir.

Bolşevik Parti MK’nin 12 mensubundan 10’u yahudidir: Lenin, Trotsky, Apfelbaum (Zinoviev), Lurie (Larine), Uritsky, Volodarsky, Rosenfeld (Kamenev), Smidovich, Sverdlov (Yankel) ve Nakhamkes (Steklov). İkisi ise Rus’tur: Krylenko ve Lunacharsky.

Diğer Rus sosyalist partilerinin kompozisyonu da farklı değildi.

Menşevikler (Sosyal Demokratlar): MK’nin 12 mensubundan 11’i yahudi.

Halkın Komünistleri: MK 7 kişi. 6 yahudi, 1 Rus.

Sosyal Devrimciler (Sağ Kanat): MK 15 kişi. 13’ü yahudi, 2’si Rus.

Sosyal Devrimciler (Sol Kanat): MK 12 kişi. 10 yahudi, 2 Rus.

Moskova Anarşistler Komitesi: MK 5 kişi. 4 yahudi, 1 Rus.

Polonya Komünist Partisi: MK 12 kişi. Hepsi yahudi.

Toplam 63 kişiden 56’sı yahudi.

Artık isimlerle konuşalım:

Sovyet Hükümeti eşdeyişle Halk Komiserleri Konseyi’nin (Sovnarkom) mensubları:

Başkan-V.İ. Lenin-Yahudi.

Dışişleri-G.V. Chicherin-Rus.

Milliyetler-Iosif Dzhugashvili İgnatashvili Stalin-Yahudi.

Tarım-Protian-Ermeni.

Ekonomi-Lurie (Larine)-Yahudi.

Gıda-A.G. Schlikhter-Yahudi.

Ordu / Askerlik-Leon Davidovich Bronstein Trotsky-Yahudi.

Devlet Denetimi- K. I. Lander-Yahudi.

Devlet Arazileri-A. Kaufmann-Yahudi.

Çalışma-V. Schmidt-Yahudi.

Sosyal Durum-E. Lilina (Knigissen)-Yahudi.

Eğitim-A. Lunacharsky-Rus.

İçişleri-Apfelbaum Radomylsky (Zinoviev)-Yahudi.

Sağlık-Anvelt-Yahudi.

Mâliye-I. E. Gukovs ve Sokolnikov-Yahudi.

Basın-Voldarsky (Goldstein)-Yahudi.

Seçimler-M. S. Uritsky-Yahudi.

Adâlet-I. Z. Shteinberg-Yahudi.

Mülteciler-Fenigstein-Yahudi.

Mülteciler-Savitch (yardımcı)-Yahudi.

Mülteciler-Zaslowsky (yardımcı)-Yahudi.

MERKEZİ İCRA KOMİTESİ

Y. M. Sverdlov (Solomon)-Başkan-Yahudi.

Avanesov-Bşk. Yrd. / Sekreter-Ermeni.

Bruno-Leton.

Breslau-Leton.

Babtchinsky-Yahudi.

N. I. Bukharin-Yahudi.

Weinberg-Yahudi.

Gailiss-Yahudi.

Ganzberg (Ganzbourg)-Yahudi.

Danichevsky-Yahudi.

Starck-Alman.

Scheinmann-Yahudi.

Erdling-Yahudi.

Landauer-Yahudi.

Linder-Yahudi.

Wolach-Çek.

Dimanshtein-Yahudi.

Encukidze-Gürcü.

Ermann-Yahudi.

A. A. Yoffee-Yahudi.

Karkhline-Yahudi.

Knigissen-Yahudi.

Rosenfeld (Kamenev)-Yahudi.

Apfelbaum (Zinoviev)-Yahudi.

N. Krylenko-Rus.

Krassikov-Yahudi.

Kaprik-Yahudi.

Kaoul-Leton.

Lenin-Yahudi.

Latsis-Yahudi.

Lander-Yahudi.

Lunacharsky-Rus.

Peterson-Leton.

Peters-Leton.

Roudzoutas-Litvan.

Rosine-Yahudi.

Smidovitch-Yahudi.

Stoutcka-Leton.

Nakhamkes (Stteklov)-Yahudi.

Sosnovsky-Yahudi.

Skrytnik-Yahudi.

Trotsky-Yahudi.

Teodorovich-Yahudi.

Terian-Ermeni.

Uritsky-Yahudi.

Telechkine-Rus.

Feldmann-Yahudi.

Fromkin-Yahudi.

Souriupa-Ukraynalı.

Tchavtchevadze-Gürcü.

Scheikmann-Yahudi.

Rosenthal-Yahudi.

Karakhane-Yahudi.

Rose-Yahudi.

Sobelson (Radek)-Yahudi.

Schlichter-Yahudi.

Schikolini-Yahudi.

Chkliansky-Yahudi.

Levine (Pravdine) -Yahudi.

SOVYET GİZLİ POLİSİ (ÇEKA) [sırasıyla GPU, NKVD ve KGB’ye dönüşmüştür]

F. Dzerzhinsky-Başkan-Yahudi.

Y. Peters-Bşk. yrd. Leton.

Chlowsky-Yahudi.

Kheıfıss-Yahudi.

Razmirovich-Yahudi.

Kronberg-Yahudi.

Khaikina-Yahudi.

Karlson-Leton.

Schaumann-Leton.

Leonovich-Yahudi.

Jacob Goldine-



28/3/2008

Devamı...

Bu kadar isim yetmez diyorsanız devam edelim:

Nikolai Bukharin (Anarşizm’in babası, Lenin’in akıl hocalarından).

Karl Marks (hem ana hem baba tarafından rabbidir, Marks’ın Yahudi Partikülarizm’i yerine Sosyalist Universalizm’i benimsediğini iddia edenler, onun akıl hocalarından Moses Hess’in ‘Roma ve Yeruşalim’ adlı kitabını mutlaka okusunlar).

Moses Hess (Marks’ın akıl hocalarından).

Solomon Lozowsky (Sovyet dışişleri bakanlarından).

Maxim Wallach (SSCB dışişleri bakanlarından).

Lazar Moisiewich Kaganovich (Stalin’in anti-Hristiyan propagandisti).

Mikhail Kaganowich (SSCB ağır endüstri şefi).

Rosa Kaganowich (Stalin’in eşi, Lazar’ın kızkardeşi).

Paulina Zhemchuzina (SSCB dışişleri bakanlarından Molotov’un karısı, KPMK mensubu).

Olga Bronstein (ÇEKA’nın yöneticilerinden, Trotsky’nin kızkardeşi, Kamenev’in karısı).

Genrikh Yagoda (ÇEKA şefi, Goulag toplama kamplarının teorisyeni).

Matvei Bermann (Goulag kurucularından).

Naftaly Frenkel (Goulag kurucularından, Türkiye’deki Frenkel ailesinin akrabasıdır).

Lev Inzhir (ÇEKA şefi).

Boris Bermann (ÇEKA şefi).

K. V. Pauker (ÇEKA şefi).

İsaac Babel (ÇEKA şefi).

Leiba Lazarowich Feldbin (ÇEKA şefi, İspanya iç savaşı sırasında istihbarat sorumlusu).

Yona Yakir (Kızılordu komutanlarından)

David Slutsky (ÇEKA şefi).

Yakov Yankel Kreiser (Kızılordu komutanlarından).

Shimon Khirvoshein (Kızılordu komutanlarından).

Dimitri Scmidt (Kızılordu komutanlarından).

Miron Chazkelewich Kızılordu komutanlarından).

Arseni Raskin (Kızılordu komutanlarından).

Grigori Shtern (Kızılordu komutanlarından).

Haim Fomin (Brest-Litovsk komutanı).

Sergei Eizenstein (Film yönetmeni).

Solomon Mikhoels (Propaganda komiseri).

Leonid Lukow (Kültür propagandisti).

Yuli Reismann (Kültür propagandisti).

Yevgeni Khaldei (Kültür propagandisti).

Samuel Augursky (Lenin’in başdanışmanı).

Lev Grigorowich Levin (Stalin’in baştabibi).

Itzik Solomonowich Feffer (ÇEKA şefi).

Abraham Sutskever (KPMK mensubu).

Mark Osipowich Reisen (KPMK mensubu).

Lev Leopold Trepper (İstihbarat büro şeflerinden, Hitler döneminde Almanya’da kurulan ‘Kızıl Orkestra’ adlı gizli Yahudi örgütünün kurucusu ve şefi. Hitler’in en yakınındaki isimleri manipüle ediyordu. Alman ordusunun Rusya’ya yürüyüşüne ilişkin istihbarat bilgilerini Stalin’e verdi).

Moshe Pijade (Yugoslav Komünist Halk Ordusu’nun komutanı, Tito’nun sağ kolu, Yugoslav parlamentosunun başkanlarından).

Jacek Rozansky (Polonya gizli polisinin kurucusu).

Julius Hammer (ABD komünist partisinin kurucularından).

Yossel Moshe Slovo / Joe Slovo (Güney Afrika Cumhuriyeti Komünist Partisi’nin eski genel sekreteri, Nelson Mandela’nın Ev Yönetimi Bakanı).

Rosa Luxembourg (Alman Sosyalist Hareketi’nin öncülerinden).

Vladimir Jirinowsky (Rusya Liberal Partisi’nin başkanı, kendisine İsrail tarafından biçilen ırkçı-faşist rolünü başarıyla oynuyor. 1983 yılından beri İsrail vatandaşı).

Boris (Baruch) Eltsine (Rusya eski devlet başkanı).

David Niven (Aktör).

Myriam Maccabee (Şarkıcı).

Deborah Kerr (Aktris).

Woody Allen (Aktör).

Rick Jacobson (Film yönetmeni).

David Carradine (Aktör).

Douglas Fairbanks (Aktör).

Harold Lloyd (Aktör).

Oliver Hardy (Aktör).

John Wayne (Aktör).

Ferdinand David (Alman müzik adamı).

Karl David Stegmann (Müzik adamı).

Franz Joseph Haydn (Avusturyalı ünlü müzik adamı).

Barbara Streisand (Aktris ve şarkıcı).

Nathaniel Parker (Aktör).

Avi Lerner (Aktör).

Martin Landau (Aktör).

Lee Marvin (Aktör).

Yehudi Menuhin (Kompozitör).

Elizabeth Taylor (Aktris).

Kirk Douglas (Aktör).

Michael Douglas (Aktör).

Tony Curtis (Aktör).

Minos Muchas (Yunanistan’ın en büyük müzik prodüktörü).

Serge Gainsbourg (Fransız şarkıcı).

Sammy Davis (Şarkıcı).

Aaron Copland (Klasik müzik ustası).

Chuck Norris (Aktör).

Arthur Kornberg (Sentetik DNA’nın bulucusu, 1995 Nobel Tıp Ödülü).

Mark Spitz (Ünlü yüzücü).

Pete Sampras (Ünlü tenisçi, babadan yahudi, anadan yunan).

Aaron Krickstein (Ünlü tenisçi).

Bobby Fischer (Ünlü satranççı).

Jerry Reinsdorf (Chicago Bulls basketbol ve Chicago White Sox baseball takımlarının sahibi).

Ab Pollin (Washington Bullets basketbol ve Capitals baseball takımlarının sahibi).

Bud Selig (Milwaukee Brevers baseball takımının sahibi).

Guy Forget (Ünlü tenisçi).

Johann Cruyff (Ünlü futbol adamı).

Isaac Ike Richmann (Philadelphia 76’ers basketbol takımının sahibi).

Leo Benhakker (Ünlü teknik direktör).

Israel Musegiewich Gelfant (Matematiğin babalarından).

Baruch Spinoza (Filozof).

David Hume (Filozof).

Michel Henry Levi (Filozof).

Walter Benjamin (Filozof).

Vladimir Jabotinsky (Yazar).

Raymond Aaron (Filozof).

Arnold J. Toynbee (Tarihçi, yazar).

Naum Chomsky (Filozof).

Daniel Day Lewis (Aktör).

Henry Silvermann (The Wall Street’in en büyük spekülatörü).

Bernard Nahum (Koç ailesinin teorisyeni).

Bill Gates (Microsoft’un sahibi).

Morton Abramowitz (ABD’nin Türkiye’deki eski büyükelçisi).

Abraham Lincoln, Bill Jefferson, Clinton, Yevgeni (Eugene) Primakov, Madeleine Allbright, James Rubin, William Cohen, Daniel Arap Moi (Kenya devlet başkanı), Franjo Tudjman (Hırvatistan eski devlet başkanı), Gli Gligorov (Mousi Mousigeyef-Makedonya eski devlet başkanı), Joachim Alberto (Mozambik devlet başkanı), Benjamin D’israeli (Britanya eski başbakanlarından ve Snobizm-Züppelik kurucusu), Benjamin Franklin, Emil Constantinescu (Romanya eski devlet başkanı), Leon Blum (Fransa eski başbakanlarından), Josef Antall (Macaristan eski başbakanı), Richard Holbrooke, Krienko (Rusya eski başbakanı), Konstantinos Smithis Aauris (yani Aaron-Harun), Yorgos Papandreu (anadan), Leon Gambetta, Boris Berezowsky ve daha binlercesi...

Son bir bilgi, "onlar"ın Türkiye’deki temsilcilerine İBDA Mimarının da aralarında bulunduğu birçok kişinin tasfiyesi emri verildi. Emri veren, “The Chief Rabbinate of the Orthodox Judaism-Orthodoks Judaizm Baş Rabbiliği”. Merkez olarak da Macaristan’ın Pecs şehri. Bu kadarı yeter, zaman herşeye hazır olma zamanıdır.



28/3/2008

ILGAZ ZORLU'NUN SAVUNMASI

KADIKÖY 4.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ HAKİMLİĞİ’NE
DOSYA NO: 2001/265 E
CEVAP VEREN : Ilgaz Zorlu (DAVALI) Hobyar Mah. Cağaloğlu Yokuşu Sok. Özhekim İşhanı No: 1/ 1
KARŞI TARAF (DAVACI) : Nafiz Can Paker VEKİLİ : Av. Rifat Sirer
KONU: 07.02.2001 Tarihli Dava dilekçesine karşı cevap ve beyanlarının sunulmasıdır.

AÇIKLAMALAR
 
1- Evvel emirde belirteyim ki, dava dilekçesinde gazeteden alıntı yapılarak bana atfen, davacı tarafa hakaret ettiğim iddia edilen sözlerin hiçbir yerinde hakaret yoktur, aynı kanaati halen taşıyorum, sorulsa yine aynı cevapları veririm.

2- Gazete yayını 04.05.2000 tarihinde gerçekleşmiştir, dava ise 9 ay geçtikten sonra açılmıştır. Dava dilekçesindeki alıntılanan cümlelerin sonu “ ... çabaları olmuş mudur?” , “... yer almış mıdır?” , “ rolü olmuş mudur?”, “...Devlet neden ..... soruşturma açmamaktadır” şeklindeki sorularla bitmektedir. Yani davacı tarafa sorular yönelttim. Niçin bu sorulara cevap mahiyetinde veya gerçekle ilgisi yoksa ilgili gazeteye “TEKZİP” gönderilmemiştir. Tekzip edilmemesi bu vakıanın gerçekliğine işarettir. Davacı taraf başka yöntemlerle beni susturamayacağını anlayınca bu kez yargı yoluyla şansını denemeye çalışmaktadır. Dava dilekçesindeki “davacı bu bedele hak kazanması halinde bedelin tamamını gönderilmemiştir?

3- Davacı vekilinin, dava dilekçesinde benden ve diğer davalılardan “sanık” diye söz etmesini anlamlandıramamakla beraber, bunu sayın mahkemeyi etkileme gayreti olarak yorumlamaktayım. Zira dava dilekçesinde gazete haberleri arasından özellikle belirli bölümleri çekilen cümleler dahi “hakaret” içermemektedir, davacı vekili bu hakikati gölgelemeye çalışmaktadır. Bunların hiçbirisi değilse o zaman hukuk mahkemelerinde bu tabiri kullanmak, anlamını bilmemektir.

4- Ben sayın Can Paker’e hakaret etmedim. Ben sadece kamuoyunda meydana gelen ve Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak ile Yeni Şafak Gazetesi yazarı Mehmet Barlas arasında vuku bulan sabetaycılık tartışmalarında, milletimizin gerçekleri görmesi için açıklanması şart olan bazı gerçekleri açıkladım. Bu konunun en iyi anlaşılabilmesi için; meydana gelen olayların tarihi sürecinin tam olarak bilinmesi gerekmektedir. Bu da özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sabetaycı cemaatin resmi adayı olan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem’in etrafında dönen tartışmalar sonucunda kendisinin seçilememesi üzerine bu cemaate mensup olan kişilerin başlattııkları bir kampanyanın neticesidir. Bu sebeple hiçbir hakaret isnadı olmayan ve tamamen bana ait olan ifadelerin açıklanmasını savunmamda yapacağım. Yalnız dava öncesinde bir kuşkumu dile getirmek isterim: Kendisi de sabetaycı kökenli olan sayın Rahşan Ecevit’in 1970’li yıllardan itibaren kurduğu ve bugün Türkiye Devleti’nin hükümetinde bulunan bu siyasi ekibin dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bir başka ülkenin mandası altına sokma fikrinde olan bu kişiler;
Can Paker, Prof. Asaf S. Akat, Kemal Derviş, Hasan Bülent Tanla , Prof. Ahmet Yücekök isimli kişllerdir. Sayın Devlet Başkanı Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinde basında da yeraldığı şekilde İstanbul’da Sayın Paker’le uzun uzun görüşmeler yapmış, sayın Asaf S. Akat’ın evinde misafir olmuş ve ekte fotoğrafları verilen Şişli Terakki Vakfı Genel Kurulu üyeleriyle de muhtelif ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple Devletin en önemli kademelerinde yer alan bu kişilerin sayın Mahkemeniz üzerinde baskı yapabilecekleri kuşkusu ve korkusu içindeyim.

5- Davacı taraf dava dilekçesinde yer alan “aktüel hiçbir özelliği bulunmayan, tarihin derinliklerinde kalmış, “sabetaycılık olayını kaşımak” tabiri ile sabetaycılığın varlığını kabul etmişlerdir. Yine bu davayla birebir alakası olan ve halen İstanbul Adliyesi’nde devam etmekte olan Terakki Vakfı’nın davacı olduğu davalarda da yer alan “hiçbir özelliği ve cemaat etkinliği kalmamaış olan Sabetaycılık” ifadelerini de kullanmak suretiyle Sabetaycılığın bir cemaat olarak varlığını kabun etmiş olmaktadırlar. Bu şahıslar Sabetaycı kökenlidirler ya da en azından evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate girmişlerdir ve kendileri devlet içerisinde Silahlı Kuvvetler’den dışişleri bakanlığına kadar pek çok alanda birebir örgütlenme suretiyle adeta bir derin devlet yaratma amacındadırlar.

6- Yine aşağıda ayrıntılı olarak anlatacağım gibi yazılarım hiçbir hakaret değeri içermediği gibi Türkiye’de halen varlığını sürdüren ve Türkiye Siyaseti’nde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı lobileri kullanmak maksadıyla müdahale edilmesini sağlayan, dış ülkelerde kendini “Türkiye’de baskı gören gizli yahudiler” olarak lanse eden ve bu yolla bazı menfaatleri temine çalışan bu kişilerin varlıklarını Türk kamuoyuna ve Türkiye’nin yetklili mercilerine duyurmayı da tarihi bir bir görev olarak addetmekteyim. Maksatları Türkiyeyi bölerek onu tamamen bir dış ülkenin hakimiyetine sokmak isteyen Sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu “sabetaycı kökenli liberal sol” lobinin tüm maksatlarının ayrıntılı olarak açıklanmasnı amaçlamış bulunmaktayım.

7- Sayın Can Paker’in dava dilekçesinin 1.Sayfasının ilk oparagrafında yer alan şu sözleri şayanı dikkate muciptir. “ Müvekkilim hali hazırda –uzun senelerden beri sürdürmeke olduğu “Türk Henkel A.Ş.”nin genel Müdürlüğünü yapmaktadır. 1942 doğumlu ve iyi tanınan bir işadamı olan müvekkilimiz, bu seçkin konumunu elde etmek için iyi bir eğitim aldığı gibi bunu tamamlayıcı derin ve zengin ruh ve kişilik gelişmesine yönelik çeşitli meşakkatli deneyimleri de yaşamak zaman zaman da adeta katlanmak zorunda kalmıştır” ifadeleri Anayasa’nın 10 maddesinde yer alan “ Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınanamaz“ şeklindeki ifadelere açıkça aykırıdır. Sayın Paker kendini adaletin üstünde Türk Milleti’nin üstünde bir kişi gibi görmekte ve adeta mahkeminizi etki altında bırakacak şekilde hareket etmektedir. Fakat tarih önünde bir hakikat vardır, sabetaycı liberal sol grup olarak adlandırabileceğimiz ve Rahşan Ecevit’in uzun yıllar boyunca çabaları sonunda kurulan bu grup kendisini Türkiye’de diğer insanların üstünde addedilmektedir. Uzun yıllar boyunca cemaat mensubu olan Prof.
Sahir Erman gibi ceza hukukçularının bilikişilik görevleriyle beraber bu kişiler hakkında herhangibir dava açılamamış, “ben Türküm” demenin neredeyse suç kabul edilerek T.C.K nın 312. Maddesine kapsamında değerlendirildiği ve kişilerin cezalandırıldığı ülkemizde “Ben Sabetaycıyım Baskı Görüyorum” sözlerini ABD’de bir gazetede açıklayan ve Türkiye’de günlerce Hürriyet Gazetesi’nde sözleri konu olan Halil Bezmen gibi bölücü sabetaycılara hiçbir şey yapılamamamıştır. Eğer bu sözleri bir kürt asıllı ya da ermeni asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı söyleseydi D.G.M Savcıları bu kişiler aleyhinde davalar açmazlar mıydı? Aralarında Tansu Çiller, İsmail (Şmuel) Cem İpekçi, Rahşan (Raşel) Ecevit, Kemal (Samuel) Derviş gibi Türkiye’nin yönetim kademelerine gelmiş kişilerin bulunduğu bu cemaate mensup olan kişiler Türkiye Devleti’nde, devletin ve anayasanın üstünde muammale görmektedirler. Bu husus Türkiye’de azınlıklara baskı olduğunu sık sık tekrarlayan Avrupa memleketleri karşısında mutlaka ve mutlaka bilinmesi gereken bir husustur. Bu cemaat mensubu kişiler hakkında en küçük bir soruşturma açılabilmesi dahi mümkün değildir. Devlet bu kişilerin sözleri ve eylemleri karşısında eli kolu bağlı durumdadır.
8- Ben Türkiye Musevi Cemaati’nin bir üyesiyim. İsrael’de ünü tüm dünya yahudi cemaatlerince bilinen Yavne Kibutzunda yahudi dini ve tarihi eiğitimi almış bir kimseyim. Bu sebeple aldığım dini eğitim gereğince Tanrı’nın mukaddes kitabımız Tevrat’ta belirttiği on emrin içinde yer alan “asla yalan söylemeyeceksin“ emrine de sıkı sıkıya uymak zorunda olan bir kimseyim. Bu sebeple hiçkimse hakkında yalan beyanatta bulunmam ve iftira atmam sözkonusu değildir.
9- Uzun bir süreden beridir bazı araştırmacı yazarlar benim özellikle yıllardan beridir aralıksız olarak savunduğum sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğu şeklindeki iddialarımın kamuoyunda islamcı tabir edilen medya tarafından antisemitizm maksadıyla kullanıldığını ve benimde buna alet olduğumu belirtmişlerdir. Oysa 1990 lı yıllarda da bazı yazarlar benim İsrael Devleti’nin ajanı olduğum iddialarını ortaya atmışlardı. Tüm bu haksız isnatları yanıtladım, ancak aşağıda sunacağım savunmam sonrasında yine özellikle bazı araştırmacıların beni antisemit olmakla suçlayacaklarının bilincindeyim. Savunmam sırasında sık sık yineleyeceğim bir noktayı burada ele almak istiyorum. Bu savunmada özellkle altını çizerek belirtmek istiyorum, bir kimsenin geçmişi ve kökeni nedeniyle eleştirilmesi çok açık bir biçimde ırkçılıktır, böyle bir şekilde insanların itham edilmesi de ortaçağ zihniyetidir, . Ama bir kişi kendisi ile aynı kültürel özellikleri gösteren, kendisi ile aynı kökenden gelen kişilerle işbirliği yaparak bir gruplaşma içine giriyorsa bu tabiiki toplumbilimin ilgi alanına girer, ama bu davada beni suçlayanların yaptığı gibi bir örgüt kurarak devletin düzenini bir başka ülkenin çıkarlarını gözeterek değiştirme amacı güdüyorsa bu devletin ilgili organlarının araştırması gereken bir iştir. 1919 yılından beri başlayan Atatürk’ün Nutuk isimli eserinde açıkça belirtilen bir başka ülkenin himayesini arzulayan (manda özlemi) bu kişilerin amaçlarının mutlaka ama mutlaka engellenmesi gerekmektedir. Bu sebeple Türkiye’ye gönülden bağlı bir sabetaycı asıllı yurttaş olarak Sayın Bay Paker’in bana atmaya çalıştığı hakaret iddialarına karşılık ben de elimden geldiğince gerçekleri bilebildiğim kadarıyla burada zikredeceğim Şu anda Şişli terakki Vakfı ve Haluk Arığ isimli Vakıf Başkanı tarafından hakkımda suç isnadı ile açılmış onaltıya yakın ceza ve hukuk davası mevcuttur, toplam 400 Milyar TL ye yakın bir tazminat talepleri mevcuttur. Oysa bilerek, isteyerek ve devlet içindeki güçlerini kullanarak bu kişiler açık ve seçik olarak adaleti yanıltma gayreti içindedirler.Er ya da geç hak yerini bulacak ve mutlaka günün birinde Rabbin yardımıyla bu grubun elindeki güçten korkmayan vicdanlı kamu idarecileri ortaya çıkacak ve gerekli işlemleri bu kişiler hakkında yapacaklardır.

ESASA İLİŞKİN AÇIKLAMALAR: Bu davanın en iyi şekilde anlaşılabilmesi için bir kaç hususun özellikle belirlenmesi gerekmektedir. Bu hususlar benim savunmamın temelini teşkil etmektedir.
1- Öncelikle ben kimim ve benim hakkımda davalar açılmasına neden olan olaylar nelerdir ?
2- “Gizli bir yahudi tarikati” olan Sabetaycılık nedir, bu davayla ilgisi nereden gelmektedir?
3- Bu dava ile birebir ilgisi olan ve Terakki Vakfı üyesi olan sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu bir sabetaycı örgüt tarafından Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e ve onun ortağına muvazallı bir şekilde kiralanmaya çalışılan Şişli Terakki Lisesi’nin Nişantaşında bulunan ve değeri maddi olarak tespit edilemeyecek kadar büyük olan binasının , bu davayla ve sabetaycılıkla ilgisi sebebiyle, bir sabetaycı eğitim kurumu olan Şişli Terakki Lisesi’nin Tarihçesinin burada kısaca ele alınması gerekmektedir.
4- Can Paker kimdir? Gerçek vazifesi nedir? Kendisini kamuoyunda saygın bir işadamı olarak takdim eden ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bazı güçler tarafından başbakanlığa hazırlanan bu kişinin gerçek maksatları nelerdir?

I-BEN KİMİM KONUYLA İLGİLİ KAYNAKLARIM NELERDİR?
Ben anne tarafından “ Sabetaycı kökenli” bir aileye mensup olarak doğmuş ve dolayısıyla “Yahudi” ve “ Musevi Dinine İnanan” bir kişiyim. Tüm hayatım boyunca “ Sabetaycılığın Musevi Dininin ve Musevi Kültürü’nün Bir Parçası” olduğunu savundum, bu sebeple nüfus kağıdımda yer alan din hanemi değiştirmek için yargıya başvurdum, taleplerim tarihinde Mahkemesi tarafından kabul edildi, Nüfus Cüzadanıma dinim Musevi olarak yazıldı ve bu karar da Türkiye Hahambaşılığı tarafından da tasdik edildi. Bugün artık Türkiye Yahudi Cemaati’nin bir üyesi konumundayım. Türkiye’de kamu yönetimi alanında tamamladığım üniversite eğitim sonrasında İsrael’de Tevrat’ta da adı geçen ve bugün Yavne Kibutzu’nun içinde yer alan “Yavne Din Okulu” nda bir yıla yaklaşık bir süre ile “Yahudi Din ve Tarih Eğitimi” aldım. Bir dine inanmış olduğunu söylemekle hakikaten inanma arasındaki farkı da bilmekteyim. Bu sebeple Türkiye’de müslüman olduğunu söyleyerek başta A.B.D olmak üzere Avrupa ülkelerinde “Türkiye’de baskı gördükleri için fizli yahudi kaldıklarını belirten” sabetaycı cemaatin bu davada adı geçen üyelerinden faklı olarak ben açık ve seçik olarak yahudi olduğumu bildirmiş ve bunu da mahkeme kararı ile tescil ettirmiş olmaktayım.

Sabetaycılık konusunda, savunmamın ekinde verdiğim çeşitli lisanlardaki makalelerden de anlaşılacağı gibi onyedi yıla yakın bir zamandır yapmış olduğum araştırmalar Jerusalm Report, Jerusalem Post, Ha’Ertz, Yeruşalayim gibi dünyaca tanınan ve saygı gören basın organlarında yayımlanmış, hakkımda internette onlarca site açılmış, pek çok araştırmacı beni ve eserlerimi kaynak olarak göstermiştir.
Sabetaycılıkla ilgili yaptığım çalışmalarımı “Evet Ben Selanikliyim” isimli kitabımda topladım. Bu kitap Türkiye’de ve dış ülkelerde olumlu tepkiler gördü, satış rakamlarına göre onbinden fazla okura ulaştı. Sabetaycılık konusundaki çalışmalarımla ilgili olarak dünyaca ünlü tarihçimiz Ankara S.B.F Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı şunları yazmaktadır: “Bugün sabetaycılar henüz kendilerini açılamaz, bu inanç üzerinde bir araştırma yapıp yayınlamaz. (Tek istisnanın ama hakikaten tek istisnanın Tiryaki ve Toplumsal tarih gibi dergilerde yazan Ilgaz Zorlu olduğunu takdirle belirtmek gerekiyor) (
Tiryaki Mayıs 1998 Sayı:24)

Yine Türk kültür dünyasının önde gelen ismi ve Atatürk İlkelerinin Yılmaz Savunucusu olan Prof. Dr.
Selçuk Erez Bey’de kitabımla ve şahsımla ilgili şunları yazmaktadır: “İlk defa Ilgaz Zorlu, bu konuyu bilimsel ve objektif bir açıdan ele almış ve çeşitli nitelikleri ile incelemiştir. Kudüs’te sabetaycılığın önemli kaynaklarının korunduğu Ben Zewi Enstitüsü’nde yaptığı araştırmalar ve sabetaycı ailelerle yaptığı belge ve bilgi biriktirme amaçlı görüşmeler bu konuda yeterli bir düzeye ulaşılmasına yol açmıştır.” (Cumhuriyet Dergi 30.08.1998 s:19 )
Sabetaycılk gibi tarihte çok önemli roller üslenmiş bir cemaatle ilgili olarak şu anda çalışan akademisyenler de dahil olmak üzere araştırma yapan ve otorite kabul edilen dünya çapındaki on araştırmacıdan biri olduğumu bildirmek isterim.
Sayın Nafiz Can Paker tarafından hakkımda ortaya atılan iddiaların tam olarak mahkemenizin sayın heyeti üzerinde bir kanaat teşkil edebilmesi için Sabetaycılk konusunun tüm yönleri ile ele alınması ve Türkiye’nin yönetiminde çok etkili olan bu cemaat hakkında eldeki mevcut bilgilerin bu mahkeme kanalı ile resmen Türkiye Cumhuriyeti kayıtlarına girmesinin sağlanması gerekmektedir. Zira bu cemaat üyeleri gizli yahudidirler, Türkiye kamuoyunda gündemi oluşturacak şekilde bir gruplaşma halindedirler ve ne yazık ki maksatlı olarak bazıları 1919 dan beri süregelen bir cemaat politikası neticesinde Türkiye’nin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü hedef alaarak bir başka ülkenin yönetimi altına sokulmasını istemektedirler ve bu amaçla da gizli bir örgüt üyesi gibi çok mühim çalışmalar yapmaktadırlar. Bu yönü ile bu dava tarihi bir öanlam taşımaktadır. Çünkü benim temel iddiam “Sabetaycı kökenli olarak bir gizli cemiyet oluşturan ve Türkiye siyasetinde ve devletinde önemli yerlere gelen kamuoyunda liberal solcular olarak tanınan ve hemen hemen hepsi ya köken olarak sabetaycı olan ya da evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate girmiş kişilerden müteşekkil olan bu örgüt Türkiye cdevletini ele geçirme gayreti içindedirler”. Oysa bu cemaat dini vasıfları olan bir cemattir ve yahudi dini kuralları gereğince de bu tip faaliyetlerde bulunması yasaktır. Tevrat’ta yeralan yaşadığınız ülkenin kurallarına uyacaksınız ayeti ile de bunun bir dini manası da vardır. Bu kişiler ve kendilerine kan bağı ile bağlı olan akrabaları; Türk Basını içinde kökenleri 1919 lara kadar dayalı bir şekilde bir menfaat grubu oluşturmuşlardır. Aynı şekilde Şişli Terakki isimli bir cemaat okulunun da yönetiminde bir arada bulunmak suretiyle hiçkimsenin dikkatini çekmeden bir örgütün faaliyetlerini sürdürmektedirler. Sabetaycıların ondokuzuncu yüzyılda aynı gizli örgüt mantığı ile yeraldıkları Mason Locaları, Melami Tarikatı ve İttihat Terakki Partisi bugün yerini Şişli Terakki Lisesi’ne bırakmıştır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir okulmuş gibi algılanan bu okulun yönetiminde yeralan Prof.
Asaf Savaş Akat, Prof. İlter Turan, Prof. Ahmet Yücekök, Dr. Nafiz Can Paker bugün Türkiye yönetimine hazırlanan ve perde arkasında da çok ciddi politik ilişkileri olan kişilerdir.

Yine kendisi de Sabetaycıların Yakubi Grubu’na mensup olan ve kamuoyunda “banka hortumlamak” olarak anılan bir suçtan yargılanan ve halen cezaevinde olması gerekirken bir takım doktor raporları ile hastanelerde beşyıldızlı otelerdeki konfor içinde yaşayan
Dinç Bilgin’e ve ortağı Nevzat Ak’a da, bu ekip Şişli Terakki Lisesi’nin çok kıymetdar bir mülkünü ucuz yolla kullanıma vermeye çalışmaktadır. Okul binası, binamız, Selanik’te cemaat gençlerine din eğitimi verme maksadıyla kurulmuş olan bu güzide eğitim yuvası bu çete tarafından açık ve seçik olarak tasarruf edilmeye çalışılmaktadır.

Rabbe inanan hiçbir vicdan sahibi kimse atalarımızın duaları ve dini çabaları ile kurulmuş olan ve altında uzun yıllar ibadethanelerimizin bulunduğu bu binanın haksız tasarrufuna sahip çıkmayacaktır, çıkmamalıdır da. Bu konuda mahkemenizde bir hakem konumunu üslenmektedir, zira Nafiz Can Paker isimli iyi eğitim almış ve Türkiye’de ki tüm insanların üstünde olan bu yurttaşımızda sadece kökeninden dolayı okulla hiçbir bağı ve ilgisi bulunmadığı halde kaydı hayat şartı ile mütevelli heyetine seçilmiştir. Kendi ifadelerinde de belirttiği gibi hiçbir görev almadığı bu okulun Genel Kurulu’nda neden bulunmaktadır?

Ben tamamen üçyüz elli yıldır devam eden ve kökenleri 5760 yıllık musevi dininin prensiplerine dayanan inançlarımıza bağlı kalarak bu eğitim yuvasının ve dini merkezin üzerinde yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı Türk Basını kanalı ile bir kamuoyu yaratamaya çalıştım, bundan dolayı da vicdanen rahatım, Rabbin de bana yardım edeceğine tam ve kesin bir imanla inanmaktayım. Bu olaya adı karışan sabetaycılar İstanbul’un farklı mahkemelerinde şahsıma karşı açtıkları davalar yoluyla beni haberdar etmeden benle ilgili sahte adresler vermek suretiyle bilgim dışında hareket ederek, beni çıkarmaya çalıştıkları gıyabi tutuklama kararları ile tevkif ettirerek susuturma gayreti içindedirler. Almış olduğum dini eğitim ve cemaate bağlı kişiliğim sebebiyle, bu haksız tasarruflara karşı kayıtsız kalamazdım, kalmadım da, bu kişilerin devlet içindeki gizli güçlerini bilmeme rağmen tamamen Rabbe inanarak bu haksızlığı gidermeye ve dinimizi kurtarmaya çalıştım, asla pişman değilim. Mensubu olduğum ve bundan da büyük bir gurur duyduğum Aziz Türk Milleti, milletim bana haklıların ve mazlumların yanında yeralmayı öğretti.

II SABETAYCILIĞIN TARİHİ KÖKLERİ
Yukarıda belirttiğim üzere iddialarımı tarihi belgeler ışığında ispatlayabilmem amacıyla öncelikle sizlere burada Sabetaycılığın tarihi boyutlarını ve Türkiye üzerindeki etkilerini anlatmam gerekiyor.
17. yy da kendisinin, yahudilerin bekledikleri Mesih olduğunu dünyaya bildiren İzmirli Haham Sabetay Sevi kısa zamanda dünyanın her yerinden müritler toplamıştır. Olay Osmanlı topraklarında
İzmir, Gazze, İstanbul ve Selanik’te cereyan ettmiştir. Giderek büyüyen sabetaycı hareketin kendileri için bir tehlike olduğunu gören Osmanlı yahudi cemaatlerinin dini liderleri devletten yardım talebinde bulunurlar, Osmanlı yönetimi olaya el koyar, Sabetay Sevi’yi ihbar ve şikayet eden yahudi cemaatinin de kışkırtmaları ile kendisinden müslüman olması ya da öldürülmesi arasında bir seçim yapması istenir. Sabetay Sevi müslüman olur, kendisine inanan iki yüz ailelik bir grubunda islam dinine geçmeleri gerektiğini söyler. Sevi’nin emriyle Selanik şehrine yerleşen bu kişiler dışta müslüman fakat gündelik hayatlarında kabbala (mistik yahudiliğin gelenek anlamına gelen) nın temel olarak alındığı yeni bir dini sitem içinde yaşamaya başlarlar.

Bu dini sistemi devam ettiren kişilere tarihçiler çeşitli isimler takmışlardır. Sabetay Sevi’yi takip eden ve onun dini yorumlarının ışığında mistik bir yahudi yaşantısını uygulayan bu kişiler genel olarak Sabetaycı olarak adlandırılırlar. Türkiye’de kendilerine gerçek anlamda dinlerini değiştirmedikleri için “dönmeler” ya da sabetayistler ya da Osmanlıca’da ki kibar bir ifade tarzıyla da Avdetiler denmektedir. Sabetaycılar ise kendilerini, yahudilerden ayırmak ve kendi fikirlerinin gerçek yahudilik olduğunu belirtmek amacı ile ibranice karşılığı inananlar olan maminim kelimesi ile ifade ederler. Biz bu mahkeme süresince yapılacak savunmalarımızda “Sabetaycı” ifadesini İngilizcede kullanılan Sabetians ifadesine karşılık olarak kullanacağız.

Sabetaycılık öncelikle yahudi dininin temel doktrinlerini kabul eder, her ne kadar Sabetay Sevi zamanında yahudi yasalarının bazı temel kurallarının kaldırıldığı belirtilmişse de mesihin ölümü ile beraber Tevrat hükümleri yeniden geri döneceğinden, Sevi’nin ölümü sonrasında da bu prensip korunmuştur. Nitekim uzun yıllar Şişli Terakki’nin yıkılan binasının bodrum katında faaliyet gösteren sinagoglarda da Şabat, Pesah ve diğer tüm yahudi bayramları ortadoks inanca paralel bir şekilde kutlanmıştır.

Sevi’nin bu temel prensipleri dışında onsekiz emirlik yasaları vardır. Bunlar on emrin daha geniş anlamda ifade edilmelerinden başka bir şey değildir. Bu yasaların temeline bakıldığında ek kuralların özellikle cemaat mensubu olmayan kişilerle evlilik yapmayı yasakladığı hemen farkedilecektir, bu sebeple sabetaycılar yahudi dininin esası olan kanı muhafaza etmeyi yüzyıllar boyunca sadece cemaatiçi evlilikler yapmak sureti ile muhaza etmeyi başarmışlardır. Nitekim Sayın Müşteki Haluk Arığ başta olmak üzere Terakki Vakfı’nın değerli yönetim kurulu üyeleri olan Nafiz Can Paker ve Lütfü Paker de bu kurala sıkı sıkı uyarak yine cemaat mensubu olan kişlerle evlenmişlerdir. Bu cemaat aslen yahudi olduğu için sadece kendi ırksal karakterlerini gösteren kişilerle evlilikler yapmıştır. Böylelikle Israeloğulları soyundan gelme özelliklerini kaybetmemiş olduklarından da yahudi karakterlerini korumayı başarmışlardır. Bugün elimizde mevcut olan soy ağaçları bunu en güzel şekilde ispatlamaktadır. Sabetaycılar yirminci yüzyıla gelene kadar dini açıdan bölünmeler yaşamışlardır. Aslında tamamen dini bir hareket olan sabetaycılık düşüncesi içinde bu tip ayrılmaların olması kaçınılmaz olmuştur. Bu ayrılıklar sonucunda sabetaycılar üç cemaate bölünmüşlerdir.

1-Grup; Sabetay Sevi’yi aynen takip eden ve hiçbir şekilde onun dini öğretisinin dışına çıkmayan Kapancılar Grubu’dur. Kapancılar grubu İzmirliler ya da Papular olarakta adlandırılmaktadırlar. Bu grubun üyeleri onsekiz emirlik kurallara harfiyen uymaktadırlar. Özellikle 20. yy ın ikinci yarısının başlarında bulunan ve İsrael’e gönderilen sabetaycı kaynaklar üzerinde araştırmalar yapan İsrael’li tarihçiler bu cemaatin dinsel fikirlerinin yahudiliğe olan ilgisini gördüklerinde çok şaşırmışlardır. Yazdıkları tüm araştırmalarda da bunu ifade etmişlerdir. Kapancılar grubu yirminci yüzyıla gelene kadar özellikle İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde önemli siyasi roller üslenmiş bir gruptur. Bu gruba mensup olan
Sabiha Sertel, Halil Ali Bezmen, Haluk Arığ, Can Paker , İlter Turan, Osman ve Mehmet Kapancı gibi şahsiyetler taşıdıkları önemli siyasi misyon sebebi ile sık sık araştırmalara konu olmuşlardır.

2. Grup ; olan Karakaşlar Sabetay Sevi’nin ruhunun yeni bir tecellisi olarak gördükleri Osman Baba isimli bir kişinin hareketin lideri olduğuna inanırlar. Onlara göre Mesih reenkarne olmuştur. Karakaşlar’ın dini teorileri Sabetay Sevi’den sonra gelen hahamlar tarafından oluşturulmuştur. Gündelik dualarında kullandıkları ispanyolca ve ibranice metinlerde genelde hep Osman Baba için okunan dualar bulunmaktadır. Bu grubun üyeleri de Türkiye’nin kuruluşu sırasında önemli görevler almışlardır. Maliye Bakanı
Cavid, Faik Nüzhet, Prof. Muslihiddin Adil Taylan, İsmail Cem İpekçi, Abdi İpekçi gibi isimler bu cematte köken olarak bağlı olan ailelerden gelmektedir.

3. Grup ise Yakubiler’dir. Sabetay Sevi’nin kayınbiraderi olan ve kendisinin ölümü sonrasında cemaat reisliği yapmış bulunan Yakov Qerido isimli kişinin yine Karakaşlarda Osman Baba’nın dini anlamına benzer bir şekilde Mesihin reenkarnesi olduğuna inanırlar. Bu grubun üyeleri özellikle bürokrasi alanında önemli görevler almışlardır. Prof.
Emre Gönensay, Dinç Bilgin, Abdurrahman Arif Bilgin, Şevket Bilgin, Emin Kalafat (D.P kurucusu ve eski devlet Bakanı) gibi isimleri bu grubun köken olarak önemli şahsiyetleri arasında sayabiliriz. Sabetaycılığın dinsel karakteri özellikle yahudi ve islam dünyasının teologları arasında uzun uzun tartışılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 07.08.200 tarih B02.1.DİB.0.10-21/1119 nolu yazısına istinaden sabetaycılığın bir islam mezhebi ya da tarikatı olmadığı ve islam düşüncesi içinde de yer almadığı açıkça belirtilmiştir. İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi, 02.11.200 Tarih ve Esas No: 2000/395 ve Karar No:2000/595 nolu kararı ile benim şahsen yaptığım nüfus kağıdımdaki din hanemin müslüman olmaması gerektiği şeklindeki iddiamı dikkate almış ve sabetaycı kökenden gelmem sebebiyle beni yahudi olarak kabul etmiştir. Hiç kuşkusuz ki bu karar sabetaycılığın yargı erki tarafından yahudilik olarak kabul edilmesi sonucunu beraberinde getirmektedir. Bu karar aslında tarihi bir karardır , neredeyse üç yüz seneye yakın bir zaman sonra sabetaycılar yahudi olarak mahkeme kararı ile tescil edilmişlerdir Yahudi dininin, yahudilerin ve tüm dünyadaki yahudi varlığının doğal sahibi olarak bugün varolan İsrael Devleti’nin sabetaycılığa bakışı nedir? Bunu iki ayrı kategoride değerlendirmek gerekmektedir: Bu kategoriler laik ve dinsel olarak adlandırılmaktadırlar.

Yahudi dininin sabetaycılığa bakışında iki kurum önem arzetmektedir. İlk kurum tüm Sefarad (Akdeniz ve çevre ülkelerde yaşayan yahudiler. Türkiye yahudilerinin de büyük çoğunluğu bu gruba dahildir) dünyasının dini lideri olan İsrael Devleti Sefarad hahambaşılığı makamının kararıdır. Sefarad hahambaşılık 1990 yılından beri benim kendisine yaptığım tüm resmi başvurulara karşılık konuyu dini konseye getirmemiştir, Fakat bunun temel nedeni şudur: Diaspora’da (Israel dışında) yaşayan bir toplumun veya kişiliğinin yahudi olma kararı, o ülkede bulunan hahambaşılık atlanarak verilememektedir.

Bu sebeple konu İsrael Bet Dini’nin önüne hiç getirilmemiştir. Bu sebeple yahudi din adamlarının bu bakışı yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurumu olan ve resmen Beyoğlu Kaymaklamlığına bağlı olarak faaliyet gösteren Türkiye Hahambaşılığı’nın tavrı önem arzetmektedir. Türkiye Hahambaşılığı Türkiye’de yaşayan ve müslüman din hanesine sahip bir kişiyi musevi dini üyesi yapamaz. Bu karar 1492 yılında Osmanlı topraklarına kabul ediliş sırasında bir şükran ifadesi olarak alınmıştır. Türkiye Hahambaşılığı ve Türkiye yahudi topluluğu her zaman millet-i sadıka (sadık millet) olarak Osmanlı devletinde ifade edilmiştir. Bunun yanısıra benim dışımda da hiçbir sabetaycı kökenli Türkiye Hahambaşılığı’na yahudi olmak için resmi bir başvuruda bulunmamıştır. Bu sebeple konunun Bet Din denilen yüksek dini konseye de intikali söz konusu olmamıştır. Ama yukarıda zikrettiğim mahkeme kararı neticesinde Türkiye Hahambaşılığı benim yaklaşık bir yıl süren İsrael’deki dini eğitimimi dikkate almak sureti ile Anayasal bir hak olan mahkeme kararını uygulamış ve beni resmen yahudi olarak kabul etmiştir.

Fakat tüm bunlara rağmen yahudi din adamlarının sabetaycılığa bakışı konusunda mutabık oldukları nokta sabetaycılığın yahudi kökenli bir dini hareket olduğudur. Müflis işadamı
Halil Ali Bezmen’in ABD de yaptığı “ Yahudi olduğum için Türkiye’de baskı görmekteyim” iddiasına karşılık Türkiye Hahambaşılığı bu konuda yaptığı 1995 yılındaki açıklamasında sabetaycılığın teknik olarak yahudi dininde yar almadığını belirtmiş olmakla beraber açıkça yahudi değillerdir ibaresini kullanmamıştır. Bunun en büyük nedeni de hahambaşılığın bu konuda daha evvel Osmanlı Devleti döneminde verdiği belgelere dayanmaktadır. Yazar Avraham Galante’nin “Sabetaycıların Gelenekleri” adıyla da Türkçeye çevrilen kitabında da açıkça belirtildiği üzere (Sabetay Sevi ve Sabetaycıları Gelenekleri / Prof. Abraham Galante / Türkçe Tercümesi: Erdoğan Ağca / Zvi-Geyik Yayınları / İstanbul 2000 sayfa: 105-109 dan) Sultan İkinci Hamid bu konuda İstanbul hahambaşısı ‘ndan bilgi istemiştir ve kendisine bir rapor takdim edilmiştir. Bu konuda Galante’ nin kitabında yer alan ifade şu şekildedir: “Sabetay’ın yahudilerle hiçbir ilişkisi olmayan müritler edinmiş sahte bir Mesih olduğunu söylemiştir. Daha fazla bilgi için Selanik hahambaşılığına mektup yazan İstanbul Hahambaşılık kaymakamı Sevi’nin hayatına ilişkin bir mektup yazmıştır”

Görülmektedir ki Türkiye’deki kamuoyu baskısı ve halkın gizli bir cemiyete karşı olan alakası sonucunda Türkiye Hahambaşılığı sabetaycılık konusunda net bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır Ama en önemlisi yukarıda da ayrıntılı olarak anlattığım gibi temel neden Türkiye’de yaşayan müslümanların her ne sebeple olursa olsun yahudi dinine geçişleri konusunda karar vermeme alkesidir. Kuşkusuz ki bu bu devlete her yönüyle bağlı olan bir toplumun en büyük şükran ifadesi olarak görülmelidir. Bu sebeple gizli bir cemaatin mensubu olduğunu reddeden ve sabetaycı kökenli bir cemaat okulunun idarecisi olan bu kişilerin yalan beyanlarının tespiti için mahkemenizin konuyu Türkiye Hahambaşılığı başta olmak üzere tüm devlet kurumlarından (Başbakanlık, MİT müsteşarlığı, İçişleri bakanlığı gibi) bu konuda bilgi talebinde bulunmasını arz ederim Türkiye dışında yaşayan yahudi din adamları ve telogları ise sabetaycılığın yahudi kökenini redetmedikleri gibi sabetaycılığı gizlenmiş bir yahudi tarikatı olarak ele almaktadırlar. İsrael Bilimler Akademisi başkanlığı da yapmış olan sabetaycılık konusunda uzman bir araştırmacı olan Prof. Gershom G. Scholem sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğunu bildirmektedir. Kendisinin Ankara İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 30. cildinde Türkçe tercümesi yer alan “Gizli Yahudi Cemaati: Türkiye Dönmeleri” isimli makalesi bu konuyu en güzel özetleyen bir örnek olarak gösterilebilinir. Bu makalede yer alan şu ifade çok önemlidir: “Mensupları resmen Müslüman olmuş, fakat kalben Yahudi kalarak özel bir yahudi türünü oluşturmuşlardır”. Bugün İsrael’de yapılan araştırmalarda da genel olarak kabul gören görüş ortadoks yahudi inancının dışında yer alan sabetaycılığın bir yahudi tarikati olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Ekte sunulan Gershom G. Scholem’in “Gizli Bir Yahudi Tarikati: Sabetaycılar” isimli makalesi de bunun önemli bir delilidir. Yine bu konuda aynı yazarın “Mistik mesih: Sabetay Sevi” (Princeton Uni.Press 1977) isimli çalışması başta olmak üzere diğer çalışmalarında da bu düşünce ağırlıklı olarak yer almıştır. Sabetaycılığın bir yahudi düşüncesi olduğuna ilişkin aşağıdaki kaynaklarda örnek olarak verilebilir:
Gerchom G. Sholem / “ The Mystical Messiah: Sabbtai Zwi/ Princeton Uni. Press 1977
Gerchom G. Sholem / On the Kabbalah and its Symbolism / Schocken Books 1965
Gerchom G. Sholem Mojor Trends in Jewish Mysticism / Schocken Books 1995

Yahudiliğin sabetaycılığa bakışını ele alacağımız ikinci nokta ise resmi dini otoritelerin dışında yer alan yahudi kökenli aydınların ve laik yahudilerin bakış açılarıdır: Bir yahudi tarikatı olan sabetaycılık yahudi dininin bir parçası olmasının yanısıra aynı zamanda yahudi toplumunun ve bununla beraber yahudi kültürünün de bir parçasıdır. Bu sebeple yahudi kökenli kişilerin sabetaycıları ve sabetaycılığı kendilerine ait bir dini hareket olarak görmeleri de bir gerçeğin ifadesidir. Bu konuda yazılmış olan ve hakikaten fevkalade güzel bir şekilde konuyu özetleyen Türkiye Yahudi Cemaati’nin haftalık basın organı olan Şalom Gazetesi’nde 16.08.1995 tarihinde yayımlanmış olan Lizi Behmuaras’a ait “Tabular Yıkılırsa Yıkılsın” isimli makalenin içinde yer alan karikatür aynı zamanda yukarıda ifade ettiğimiz gerçeğin de bir kanuıtıdır. Burada aynı simada iki kişi çizilmiş ve biri diğerine Naeber Mehmet derken diğeri Valla bildiğin gibi Moiz diye cevap vermektedir.

Görülmektedir ki sabetaycılık konusunda yahudi yazarlarda aynı fikri paylaşmaktadırlar. Bunun haricinde yine Şalom Gazetesi’nde tarihinde yayımlanan
Yom Tov Ben Sason ve Erol Coşkun imzalı dört sayı boyunca süren “Sabetay Sevi“ isimli dizi yazıda da sabetaycıların yahudi kökenleri özellikle vurgulanmıştır. Hiç kuşkusuz ki bu yazıların haricinde Israel’de Aki Yeruşalayim isimli dergide yer alan ve Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Kasım 2000 Tarihli 200011 sayısında Türkçeye tercüme edilerek yayımlanan Moşe Sevilla Şaron’un “ Dönmeler” isimli makalesinde ki şu satırlar özellikle iddialarımı kuvvetlendirmektedir: “Dönmeler artık “büyük bir sır“ olmaktan çıkan sırlarının daha fazla açığa çıkacağı kaygısıyla , bu sorunu Türk basınının gündeminden çıkarmak istiyorlardı. O günlerin yeni bir devletin , birleşmiş ve tümüyle “Türk” olan yeni bir ulusun kurulduğu günler olması nedeniyle , dönmeler, ekonomik ve siyasal yaşamdan uzaklaştırılmamaları için fazla deşifre olmak istemiyorlardı.

Acaba 1984 yılında, yani Sabetay Sevi’nin ölümünden üçyüz yıldan fazla bir süre sonra bugun de dönmeler var mı? Bu sorunun yanıtı açık ve seçik olarak evettir. İstanbul’da çeşitli tarihlerde görüşme fırsatını bulduğum ve hala saklayacak bir şeyleri olan dönme dostlarımdan birini ziyaret ettiğimde , büyük annesi bana ibranice bilip bilmediğimi sordu. Bu dili bildiğimi söylediğimde , derin bir özlemin yansıdığı hüzünlü gözlerle bana Türkçe olarak şöyle dedi; “Lashom ne demek biliyor musun?” Sonra da yanıtını beklemeden kafasını çevirdi, ama onun nje olduğunu ona açıklamaya başladığımda, söylediklerimi zaten biliyormuşcasına tatlı bir gülümsemeyle baktı bana. “Lashon”u ya da Lashon Ha Kodeş’i yani kutsal dil olarak tanımlanan İbraniceyi hala hatırlıyordu.

Sabetaycılar konusunda Türkiye Yahudilerinin Osmanlı topraklarına gelişlerinin beşyüzüncü yılını kutlama organizasyonunu üslenen 500. Yıl vakfı koordinatörü sayın Bay Harry Ojalvo Aksiyon dergisi’nin 23-29 Mayıs 1998 Tarihli sayısında şunları söylemektedir. “Türkiye eğer bugün 65 Milyon oldu ise ve o devirde 50 bin kişi müslümanlığı kabul etti ise, nispet itibariyle bugün yahudi kökenli birbuçuk milyon Türk’ün bulunması gerekli. Yahudi kökenli olarak Sebati devrinden gelme nitekim hepimizin tanıdığı bugün dışişleri bakanımız olan İsmail Cem İpekçi var. O Sebatidir.
Coşkun Kırca var. Epeyi insan var.” Yine musevi kökenli araştırmacı yazar Rifat N. Bali Aksiyon Dergisi’nin 26.08-01.09.2000 tarihli sayısında sabetaycılarla ilgili şunları söylemektedir: “Bence bugün dönmelik konusu Türkiye gündeminden düşmüştür. Çünkü dönmeliği temsil eden, tartışmalı, ateşli polemikler yapan insanlar kalmadı. Bir Yalman’ın eşdeğeri bugün yok. (..)

Sabetaycılar Batıya, Batılı yaşam tarzına taraf oldular ve bu yaşam tarzını Türk toplumuna getirmeye uğraştılar. Örneğin İpekçilerin ilk sinema salonlarını açmaları ve burada Batılı yaşam tarzını gösteren filmlerin gösterimi ve Yalman’ın ateşli ve saldırgan bir laik oluşu...”Tüm bunlar da göstermektedir ki sabetaycılık sadece yahudi dininin içinden çıkmış bir hareket değil ve aynı zamanda da halen devam eden ve yahudi dininin tüm karakterlerini eksiksiz olarak taşıyan bir harekettir ve bir yahudi tarikatıdır. Bu savunmada yer alan diğer ve çok önemli bir noktada sabetaycıların sabetaycılık konusunda ki düşünceleridir. Acaba bugüne kadar özellikle Türkiye, İsrael ve ABD basınında ve medyasında yapılan sabetaycılık tartışmaları sadece benim bu olayları yazmamdan mı kaynaklanmaktadır ve sadece benim merkezimde mi olaylar dönmektedir? Yoksa benim dışımda da sabetaycılık konusunda konuşan başka cemaat mensupları da olmuş mudur? Sabetaycılık hala yaşamakta mıdır, aileler köken olarak sabetaycı geçmişlerini kabul etmekte midirler?

Bu bölümde sabetaycı kökenli kişilerin vermiş oldukları mülakatlara bakalım: İlk önce Sabetaycı hareketin önemli dini liderlerini yetiştirmiş olan Arığ ailesine mensup ve aynı zamanda Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Haluk Arığ’ın eşi Fatoş Arığ’ın 05.10.1997 tarihli Gazete Pazar’da gazeteci Leyla Neyzi ile yaptığı “Selanikli Kim” başlıklı yazıya bakalım.
Bu yazıyı nakletmeden burada önemli bir noktayı hemen vurgulamak istiyorum: Yeminli Mali Müşavir (Aynı zamanda Dinç Bilgin’in müşaviri ve akıl hocası olduğunu Hürriyet Gazetesi’nin 11.12.2000 tarihli İstanbul Eki’nde kabul etmektedir)
Haluk Arığ ailesinin de baskısı ile sabetaycı kökenli bir aileden gelen ve annesi babası inançlı bir sabetaycı olan Fatoş Hanım ile dünya evine girmiştir. Sayın Arığ’ın Terakki Vakfı’na girmesi de yine sabetaycı olan kayınpaderinin ve devrin atanınmış avukatlarından Reşat Atabek’in sayesinde olmuştur. Nitekim sayın Atabek sayın Arığ’ın Hür ve Kabul Edilmiş Türkiye Büyük Locası’na intisabını da sağlamıştır. Zaten sayın Arığ’ın yıllardır Terakki Vakfı’nı yönetmesinin de nedeni tamamen bu cemaat ilişkileridir.

Şimdi eşi Sayın Fatma (Fatoş- Rahel) Arığ’ın aşağıdaki sözlerine bakalım:
“Kendi çocuğu olduğunda, Fatma Hanım çok farklı bir yöntem izler. Kızına geçmişi anlatarak, kendisi “hiçbir şey işte“ olsa , ailesinin ve cemaatinin kökenlerini bilmesi ve bu geçmişten dolayı gurur duyması gerektiğini aşılar. (..) Bu kültürü yok saymaktansa, iyi tafalarını görmek ve bununla da iftihar etmek lazım. (..) Tam bir azınlık psikolojisi olarak sosyal dayanışma bizim ailede de devam ediyordu. Kötü gün dediğinizde bir bakıyorsunuz o grup tamamen bir arada. “Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem İpekçi’nin birinci dereceden yakın akrabası olan modacı sayın
Cemil İpekçi’nin Aksiyon Dergisi’ nin 18/24 Eylül 1999 tarihli 250. sayısında yer alan demecinde ise şunlar açıklanmaktadır: “Cemil İpekçi Sabetay Sevi’nin dört çocuğundan biri olan Osman’ın soyundan geliyor. İpekçi’nin anlattığına göre diğer kardeşlerin soyundan gelenler arasında ise bugünün tanınmış aileleri bulunuyor. Dilber, Germen, Bezmen, Tokay ve Atabek’ler.

Evet üçyüzelli yıllık suskunluk bozulmuş, ve sabetaycı kökenli aydınlar kendilerini artık daha rahat ifade edebilmek istemişlerdir. Tabiiki bu insanların korkusuzca bir cemaat baskısından uzakta açıklama yapabilmeleri çokta mümkün değildir. Ama gerçek olan bir noktada vardır ki tüm buna rağmen insanlar olabildiğince konuyu açıklayabilmektedirler. Fakat bu konuda yapılmış en kapsamlı çalışma Fransız basın mensupları Michael Blumenthall ile Michael Grosman’ın yapmış oldukları
“Son Dönmeler” isimli film çalışmasıdır. Ben bu filmi gördüm ve fakat bir yemin sonucunda gördüğüm için filmin bir kopyasını alarak mahkemenize sunamadım. Bu film yapımcıları tarafından özellikle Türkiye’de satılmamaktadır. Bu filmle ilgili olarak Gazete Pazar’ın 23.02.1997 tarihli sayısında “Biri Bana Dönmesin Dedi, Bir Şey Anlamadım” başlığı ile yayımlanan bir yazıda bu filmle ilgili olarak film yapımcılarının demeçlerine uzun uzun yer verilmektedir. Bu filmde ondan fazla sabetaycı konuşmalar yapmış, pek çoğu musevi kökenlerini ve inançlarını belirtmiştir. Bu konuda yine bana isnat edilen suçlara karşılık olarak benim savunma iddialarım gerçekleşmektedir.

Bu arada ben kendi kitabımdan da bahsetmek istiyorum. Belge Yayınları tarafından yayımlanan ve 2000 yılında yedinci baskısı yapılan “Evet ben Selanikliyim” isimli kitabımda uzun uzun ailelerle yaptığım konuşmalardan elde ettiğim bilgileri yazdım. Bu çalışmalar sırasında Karakaşlar cemaatine mensup bazı hahamların bana vermiş olduğu bilgiler arasında Paker ve Arığ aileleri ile olan bilgilerde mevcuttur.

Benim bir araştırmacı olarak ulaştığım sonuç şudur: Sabetaycı cemaatin Kapancılar kolu ağırlıklı olarak simile olmuş gibi görünse de halen Şişli terakki Lisesi’nin başında bulunan Yönetim Kurulu’nun sabetaycı kökenli üyelerinin başkanlık ettiği bir kurul tarafından cemaate ait mallar yönetilmektedir. Bu kişiler ailelerinin dini kökenlerinden de faydalanarak birtakım menfaat teminlerine gitmektedirler. Bir kamu malı olan Vakıf Üyesi oldukları halde mal bildiriminde bulunmamaktadırlar, yurtdışında bulunan servetlerini açıklamamaktadırlar, bir de sayın Can Paker gibi Tusiad başta olmak üzere bazı iş gruplarının içinde Etik Konsey üyesi gibi payeler almaktadırlar. Fakat gerçek amaçları ne olursa olsun bu kişiler sabetaycıdırlar ve Sabetay Sevi’nin itikatlerine göre yaşamaktadırlar ve hukuka ve vicdana aykırı olarak bir cemaat malına tecavüz etmektedirler.

Sabetaycı cemaatin tekrar tarihçesine dönersek;1924 Yılına kadar Sabetaycılar üç ayrı grup halinde yaşantılarını devam ettirmişlerdir. Genelde
Selanik başta olmak üzere İstanbul, İzmir, Sofya, Üsküp gibi şehirlerde küçük cemaatler halinde yaşamışlardır. 1924 mübadelesi ile birlikte Türkiye’ye getirilen islam uyruklu Osmanlı vatandaşları içinde yer almışlarıdr. Cumhuriyet Dönemi Devlet arşivlerinde sabetaycılık konusuna ilişkin belgeler bulunmamaktadır. Bu konuda ekli listede görülen yazışmalardan da anlaşılacağı üzere sabetaycların varlığını araştırıp bu konuda bilgi verebilme durumunda olan bakanlıklara yaptığım yazılı başvurular sonunda şu yanıtları aldım.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 04.08.2000 Tarih ve 17456 nolu yazısı ile, “Sabetay Düşüncesi ve İnanışı ile ilgili olarak bir vakıf ve belge kaydına raslanmadığı bildirilmiştir”. Bu noktada şunun belirtilmesi gerekiyor. 1942 de Varlık Vergisi uygulamaları sırasında “ D “ grubu olarak mütalaa edilen Türkiye’li sabetaycılardan müslümanlardan alınandan daha fazla bir vergi talep edilmişti. Kendisinden bu oranda vergi alınan aileler arasında yer alan Bezmen, Refiğ gibi aileler Şişli Terakki Lisesi’nin kurucusu olan ailelerdi. Acaba bu kişiler hangi kriterlere göre fazla vergi ödemek zorunda kalmışlardı? Yine, diyanet işleri başkanlığından da benzer bir cevap alınmıştır. Fakat kendisine başvuru yapılan Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, dilekçelerimize yanıt vermediklerinden devletin bu teşkilatlarında sabetaycılıkla ilgili belge olup olmadığını bilemiyoruz. Yüce Mahkemenizden talebimiz yargı erki yolu ile ilgili bakanlıklardan bilgi istenmesinin sağlanmasıdır. 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’nun yerel tahrir komisyonlarında uygulaması sırasında sabetaycılar “ D” adı verilen özel bir grupta mütalaa edilmişlerdir.

Dönemin İstanbul Defterdarı olan
Faik Ökte “Varlık Vergisi Faciası“ isimli kitabında (Faik Ökte / Varlık Vergisi Faciası / Nebioğlu Yayınevi Tarihsiz) şunları yazıyor. “ Bu seyahatte Merkezin şifahi emriyle “ Dönmeler “ için bir D grubu ihdas edilmiştir. Bunların vergisi M grubunun iki misli olacaktı. Bunun neticesi olarak cetveller daha sıkı tarandı ve bir kısım D ler adi cetvellerden alınarak fevkalade sınıfa ithal olundu. (Sayfa 85).

Eski defterdar Ökte’nin bu sözleri devlet kayıtlarında sabetaycıılıkla ilgili belge olmadığını yazılı olarak bildiren bakanlıkların dikkatine sunulmaktadır. Sabetaycıların nasıl tespit edildikleri ve varlıklarının nasıl özel bir tarhiyat konusu yapıldığı meselesi halen tarihin bilinmeyen esrarengiz bir sayfasını oluşturmaktadır. Bilinen odur ki sabetaycılar aynı verginin mükellefi konumunda olan müslüman ve gayrımüslim unsurlardan farklı bir oranda vergiye tabii olmuşlardır. Dönemin yer alan bazı rivayetlerine göre Selanik’ten İstanbul’a getirilen nüfus defterlerinde (bunlar
Eminönü, Bakırköy, Şişli nüfüs idareleri başta olmak üzere kayıtlıdır), sabetaycı kökenli Selanikliler’in nüfus kayıtlarında “ D “ ibaresi bulunduğu iddiaları vardır. Hatta bu ibareye sahip kişlerin 1950 li yıllara kadar muvazzaf subay, savcı, hakim gibi kamu görevlerine aday olamadıkları, bu sebeple nüfus kayıtlarını başka şehirlere naklettikleri iddiları da vardır. Bu sebeple Mahkemenizin ilgili nüfus idarelerinden geçmişe ait bu kayıtları bulmalarının sağlanmasını talep etmekteyiz.

Sabetaycı cemaat üyeleri 1942 ye kadar tek parti döneminin ideologları arasında yer almışlardır. 1946 da ki Demokrat Parti hareketiyle beraber Ahmet Emin Yalman, Arif Bilgin gibi yakubi koluna mensup kişiler açıkça D.P hareketini desteklemişlerdir.Bu kişilerin o dönemde kendilerine ait olan Vatan ve Yeni Asır gibi gazetelerde yazdıkları yazılar bunun örneğini teşkil etmektedir. Sabetaycı hareket toplum içindeki tanınmışlığını 1970’lerden sonra kaybetmeye başlamıştır. Konu daha ziyade İsrael ve A.B.D başta olmak üzere bu ülkedeki bilimsel dergi ve konferanslarda işlenmiştir. Fakat bu hareketin varlığının bittiğini göstermez.

Sabetaycı hareket ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren ciddi bir değişim süreci yaşamaya başlar. Cemaatler Osmanlı Devleti’nin dışa açık kapısı niteliğindeki Selanik şehrinde yaşıyor olmaları sebebi ile özellikle Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan fkirlerden direkt etkilenen bir hale gelirler. Bu fikirler o zamanki cemaat liderlerini bazı yeni radikal kararlar almaya zorlamıştır. Böyle bir yapı içinde sabetaycı liderlerin en önem verdikleri husus eğitim olmaktadır. Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara ulaşacak.            

Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara ulaşır.

III-ŞİŞLİ TERAKKİ LİSESİ’NİN KÖKLERİ :                                                     Online: 1  Hits insg.: 174205  Hits heute: 33

Sayın Nafiz Can Paker’in şahsıma karşı açmış olduğu davanın özellikle kendi ikametgahı olan Kadıköy semti adliyesi’nde açılmış olması dikkat çekicidir. Zira bu dava salt benim yazmış olduğum sabetaycılık yyzılarından kaynaklanmamaktadır. Bu davanın esası; yaklaşık iki yıla yakın bir zamandır İstanbul Asdliyeleri’nde devam eden bir yolsuzluk hakkındaki ceza ve tazminat davalarının bir uzantısıdır. Bu sebeple bu davaların esbabı bilinmeden şahsımın içine düşürülmek istendiği durumu tam olarak anlayabilmek mümkün değildir.

Sayın Can Paker kuruluşu 19. yy’ın sonlarında Selanik’e dayanan Terakki Mektebi’nin bugün Türkiye’de ki şekliyle Terakki Vakfı’na ait olan Şişli Terakki Lisesi’nin bağlı olduğu Terakki Vakfı’nın Genel Kurul üyesidir. Bu okulun İstanbul Teşvikiye’de bulunan 3.000 metrakelerelik alana yayılmış olan ve bu gün tamamen yıkılmış bulunan binası Sayın Paker’in de içinde yeraldığı bir grup Genel Kurul üyesi tarafından Sabah Gazetesi sahibi sabetaycı, yakubi kökenli ve hakkında Etibank yolsuzluğu nedeniyle soruşturmalar bulunan Dinç Bilgin’in ortağı Nevzat Ak’a ucuz yolla verilmek istenmiştir. Bu sebeple bu davanın da Terakki olayı ile yakın bir ilgisi vardır.

Okulun kurucusu olan, bir eğitim gönüllüsü, kendini sabetaycı harekete vakfetmiş ve bu hareketin içinde yeralmış bir din adamı olan Rabbi Şimon Zwi (Şemsi Efendi) benim de büyük büyükbabamdır. Bu sebeple onunla aynı aileden gelmem hasabiyle Terakki vakfı’nın ve mülklerinin içine düşürülmeye çalışıldığı kötü durumla yakınen ilgilenmekteyim. Bilindiği üzere Şemsi Efendi büyük Atatürk’ün de öğretmeni olmuş ve onun anılarında yer almıştır. Fakat ben Vakıf üyesi olmadığım için adli makamlarda bir dava açmam da sözkonusu olamamıştır. Bu sebeple konuyla ilgili Türk Basını’nı bilgilendirmek suretiyle bir çaba içine girdim.

Şemsi Efendi bir din adamıdır, bir hahamdır. Bu sebeple ilk anda cemaat gençlerinin rahatlıkla dini eğitim alacakları bir okul kurmayı tasarlar. Nitekim modern tarzda eğitim veren ve eğitim Tarihimize geçen Selanik’te kurulan ilk çağdaş eğitim yuvasını kurar.

Kapancılar Grubu Şemsi Efendi mektebini ilk anından itibaren desteklemişlerdir. Hatta cemaatin zengin üyeleri bunun daha da geliştirilerek köklü bir eğitim müessesesi haline getirilmesi için uğraşmışlardır. Nitekim daha sonra vakıf haline getirilen Selanik Terakki Mektebi -ki bugünkü adıyla Şişli Terakki Lisesi’dir- nin tarihçesini anlatan ve okul tarafından yayımlanan (Terakki Vakfı Şişli Terakki Lisesi’nin Dünü Bugünü Yarını 1879-1979) isimli kitapta (baskı Yılı: 1979) okulun temeli Şemsi Efendi mektebine dayandırılmaktadır.

Şemsi Efendi benim anne tarafından büyükbabamın büyükbabasıdır. Aileme ait olan eski ve tarihi cemaat belgelerinin bir bölümü de okulun kütüphanesindedir.
Okulun sabetaycı kökenli kişiler tarafından kurulduğunun diğer bir ispatı da aynı kaynakta yer alan kurucular listesinde de görülmektedir. Burada ismi geçen şu şahısların tamamı sabetaycıdır: Ahmet Kapancı , Osman İnayet, Yusuf Kapancı. Terakki Mektebi’nin Selanik’teki ilk kuruluşundan itibaren kat’i surette sabetaycı cemaate mensup olmayan kişiler bu okulun kurucuları arasına alınmamaktaydı. Bu sebeple yapılacak bir nüfus kaydı araştırmasında da kurucular arasındaki kan bağlı ve akrabalıklar da ortaya konabilecektir.
Sabetaycı cemaatin kapancılar grubu kendisini sadece okulu ile değil gündelik yaşantısı ile de diğer toplumsal gruplardan ayırmıştı. Nitekim 1931 de ki günlük gazetelerde başlayan sabetaycvılık tartışmalarının yarattığı tedirginliğe kadar sabetaycılar sadece Üsküdar’da ki Bülbülderesi mezarlığında gömülmekteydiler. Bu da yine dini bir nedene dayanmaktaydı. Yahudi dininin Tevrat’tan sonraki en önemli yazılı kaynağı olan Talmud’a göre Mesih tekrar bülbül seslerine gelecekti. Bu sebeple de sabetaycılar ihdas ettikleri özel bir mezarlıkta ölülerini kendi dini kurallarına göre gömmekteydiler. Bu sebeple okulun ilk kurucularından olup İstanbul’da ölen kişlerin mezarlarının da Bülbülderesi’nde Kapancılar grubuna mensup mezarlıkta olduğunu bilmekteyiz.

Gerekirse bu konuda yapılacak bir tespit bize bunu somut delillerle ispatlayacaktır. Yine okul tarafından yayımlanan aynı kaynağa göre, sabetaycı cemaat mensupları okulun kuruluşu sırasında Selanik’te yaşayan İtalyan teb’asına mensup Alatini Efendi isimli bir museviden de yardım istemişlerdir (bu kişi İttihat Terakki hareketine önemli yarımlarda bulunmuş bir kişidir), Alatini de bu cemaat üyelerinin de aslen musevi kökenli olmasından dolayı kendilerine yardım etmiştir. Kitabın 21. Sayfasına göre Emine Telci isimli hanım kızlar bölümünün yaptırılması için bir bina tahsis etmiştir. Bu hanım aynı zamanda Gazeteci Gülçin Telci’nin akrabası olup, okulun uzun yıllar vakıf üyeliğini yapan Halil Ali Bezmen Bey’in de kuzenidir. Bilindiği gibi Halil Ali Bezmen’in kendi ile aynı ismi taşıyan torunu ABD’de Sabetaycı olduğu için Türkiye’de baskı gördüğünü bildirmiştir. Büyük Babası olan Halil Ali Bezmen ise Şişli Terakki Lisesi Limited Şirketi’nin kurucularındandır. Kendisi gibi şirketin ortağı olan Fahri Refik Refiğ, Emin Lütfü Türel, Aziz Refik Refiğ, Dr. İbrahim Osman Güçer ve diğer tüm ortaklarda Selanik’te doğmuş sabetaycı kökenli kişlerdir.

Terakki Mektebinin bir cemaat okulu olduğunun ispatını belirleyen diğer bir noktada şudur:

3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocu