online

Yeterince uyumadık mı? İRTİBAT: cihanhakimiyeti@gmail.com
OlaYYoruM

28/3/2008 - DEVAMI...

SON BÖLÜM


Türkiye’yi yabancı bir ülkenin idaresi altına sokmaya çalışan “Sabetaycı Liberal Kadro” nuın ne şekilde örgütlendiği ve kendisine nasıl dokunulamadığı şayanı takdirdir. İddia ediyorum, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir mahkemesi, hiçbir devlet gücü 1946 da uygulanan Varlık vergisi’nde apaçık varlığı kabul edilen Dönmelerin ( Sabetaycıların) varlığını araştırmaya muktedir değildir. Devletin hiçbir istihbarat gücü bunu yapamaz. Devlet bu ekibin eline geçmiştir, sıkı sıkıya elleri kolları bağlanmıştır. Ve maalesef çokd eğil birkaç yıl zarfında Türkiye’nin başına gelecek olaylar bizleri için bir musibet olacaktır.
Şimdi Sayın Nafiz Can Paker’in iddialarını tek tek yanıtlayayım:

a-
Bay Paker kendisinin iyi bir işadamı olduğunu belirtmektedir.Hemen belirtmek isterim. Bir kişinin iş hayatınmda çok başarılı olduğu sadece bir firmadaki çalışmaları ile belirlenemez. Sayın Can Paker tıpkı ailemizin diğer mensupları gibi iş hayatına Türk Henkel firmasında başlamıştır.Kendisinin bu firmaya girmesi Yeni Tekstil firmasının sahibi ve Sayın Paker’in kayınpederi olan Memduh Paker kanalı ile olmuştur.

Bu firmanın Türkiye’ye gelmesini sağlayan kişi burada adını vermek istemediğim ailesi Selanikli olan ama sabetaycı olmayan gerçek bir musevi bir işadamıdır, kendisini Türk Kimya sanayiine adamış bu kişi sayın Can Paker’e her zaman yardım etmiş, kendisinin kısa zamanda yükselmesini sağlamıştır. Bu çok önemli bir noktadır. Henkel firmasının en üst seviyelerine kadar gelen Bay Paker kısa sürede Amerikan Devleti ile de yakın ilişkiler kurmuştur. Görünürde görev yaptığı hayır işleri tamamen 1919 larda Yalman ile filizlenen Mandacılık doktrininin Türkiye’de yerleşmesi maksadını taşımaktadır.

b- Sayın Paker’in terakki Vakfı ile ilişkisi ekteki resimde açıklıkla görülmektedir. Bay Paker kendisi sadece perde arkasındaki bir yönetici değildir, aynı zamanda bu vakfın açık ve seçik idarecisidir. Bu vakıftan ne şekilde para almaktadır? Bay Paker Terakki Vakfı’nın okullarından mezun olmadığı halde hangi saikle kaydı hayat şartı ile bu vakfın yöneticileri arasına girmiştir?

Bunun cevabı çok açıktır. Can Paker’in kayınpederi olan Sayın Memduh Paker daha gençlik yıllarında kızı Mihriban hanım ile akrabası olan Bay Can Paker’in evlenmesi için uğraşmıştır. Kendisi benim sık sık belirtiiğim gibi bir hahmadı. Bizzat Kızı Mihriban Hanım babasının bir hahm olduğunu biliyordu. Bu ailenin elinde Selanik’tan kalma cemaat belgeleri bulunmaktadır. Bu belgelerde cemaatimizin dini belgeleridir. Sayın paker çok iyi bilmektedir ki kayınpederi Kapancılar Grubu’nun son dini lidelerlerinden biriydi. Bomonti’de Karakaş’lar Grubu’ndan bir aileye ait bir fabrikaya her Cuma günü gelir Şabat tatilinin başlangıcına kadar buradaki karakaşlı hahamlarla dini meseleleri müzakere ederdi. Ben bu konuşmalar şahit olan hahamlarla görüştüm. Kaldı ki sabetaycı olmak, haham olmak ya da bu yolla itham edilmek bir hakaret midir? Eğer Bay paker bunu bir hakaret olarak addediyorsa mutlaka mahkememize bildirmelidir.

Zira kendileri ve içinde bulunduğu ekibin üyeleri Türkiye dışında yahudi olduklarını beyan ederlerken Türkiye’de bunu bir hakaret unsuru olarak mı addetmektedirler? Kaldı ki bu ekibin güçlü ismi müflis işadamı Sayn Mehmet Barlas A.B.D de musevi olduğu için baskı gördüğünü söyleyerek yetkili makamlardan oturma izni almıştır.

Terakki Vakfı’nın denetlenmesi hususunda mahkemenizin nazarı dikkatini celbedecek çok önemli bir belgeyi burada takdim etmek istiyorum. Vakıflar Müfettişi Sayın Mustafa Batu’nun sunduğu bu belgede şunlar yazılmaktadır: “ hepsi kamuoyunda saygın bir konuma sahip vakıf üyeleri hakkında birtakım ithamlarda bulunan kişi hakkında gerek vakıf tüzel kişilği olarak ve gerek ise şahsi davalar açıldığı, Emniyet birimlerinin konuya mutalli oldukalrı bilindiğinden, müfettişliğimizce ayrıca bir suç duyurusuna ihtiyaç bulunmadığı anlaşılmıştır.” İşte bu Türkiye Devleti’nin resmen anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak; sabetaycı kökenli kişileri favori kıldığının da resmi evrakıdır! (16/06/2000 Tarih ve 41-3/3 Sayılı Rapor: Raporu Yazan Müfettiş Mustafa Batu)

c- Bay Paker’in dava dilekçesinde yazan diğer bir iddiaya gelelim: “Canan Barlas’ın sabetaycı bir aileden gelmesi , İsmail Cem ile ilişkileri.
Sayın Can Paker’i en iyi şekilde tanıyabilmek için burada şunları belirtmekte faydalar vardır: Sayın Canan Barlas gazeteci yazar Mehmet Barlas’ın eşidir ve köken itibariyle de sabetaycıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında Sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu “ liberal sol sabetaycı ekip” kendi gruplarından olan Dışişleri Bakanı İsmail Cem İperkçi’yi açıkça bu makama seçilmesi için desteklemişlerdir. Sayın İpekçi kendisi de ABD de yaşayan ve vaftiz olarak ailesi tarafından hıristyan dinine geçen ama yahudiliğini unutmayan ve bu dine inanan eski ABD Dışişleri Bakanı Albreight’a durumunu anlatarak kendisinin ABD yönetimi tarafından desteklenmesini istemiştir. Nitekim bununla igili olarak başta Türkiye kamuoyu olmak üzere ABD Musevi lovbisi tarafından da bir kampanya başlatılmıştır. Sayın Cem üstü kapalı bir biçimde Selanikli kökeniyle gurur duyduğunu bildiren bazı beyanatları ABD ve İngiltere Basını’nda da dile getirmiştir. Fakat bu sırada yzar Yalçın Küçük ve ben verdiğimiz demeçlerle İsmail Cem’in bu usevi kökeninin özellikle dile getirdirk. Benim Akit Gazetesi’nin 25.04.2000 tarihli sayısında yayımlanan mülakatımda ben şunları özellikle söyledim: “İsmail Cem’in dedesi hahamdır.. bu yazı ve Yalçın Küçük’ün beyanları T.B.M.M de milletvekilleri tarafından ele alındı, kapalı kulisler sonucunda Sayın İsmail Cem ‘in Cumhurbaşkanlığı konusu milletvekilllerinin vicdani kanaatleri neticesinde olamadı. Bunun üzerine aşağıda da detaylı olarak ele alınacağı gibi 28 Şubat’ta devlet içinde gerekli menfaatleri sağlayamayan “Yeni Sabetaycı Ekip” basın içinde kendi fikrini savunan Cengiz Çandar (kendisinin sabetaycı olduğuna dair musevi cemaatinin yayın organı olan Şalom Gazetesi’nde yayımlanan beyanı ektedir), Mehmet Barlas gibi gazeteceler yoluyla bir kampanya başlatıldı.

Savunmada özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum, bir kimsenin geçmişi ve kökeni nedeniyle eleştirilmesi çok açık bir biçimde ırkçılıktır, böyle bir şekilde insanların itham edilmesi de ortaçağ zihniyetidir . Ama bir kişi kendisi ile aynı kültürel özellikleri gösteren, kendisi ile aynı kökenden gelen kişilerle işbirliği yaparak bir gruplaşma içine giriyorsa bu tabiiki toplumbilimin ilgi alanına girer, ama bu davada beni suçlayanların yaptığı gibi bir örgüt kurarak devletin düzenini bir başka ülkenin çıkarlarını gözeterek değiştirme amacı güdüyorsa bu devletin ilgili organlarının araştırması gereken bir iştir. 1919 yılından beri başlayan Atatürk’ün Nutuk isimli eserinde açıkça beli,rtilen bir başka ülkenin himayesini arzulayan (manda özlemi) bu kişilerin amaçlarının mutlaka ama mutlaka engellnmesi gerekmektedir. Bu sebeple Türkiye’ye gönülden bağlı bir sabetaycı asıllı yurttaş olarak Sayın Bay Paker’in bana atmaya çalıştığı hakaret iddialarına karşılık ben de elimden geldiğince gerçekleri bilebildiğim kadarıyla burada zikredeceğim.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Sayın İsmail Cem İpekçi’nin özellikle A.B.D musevi lobisiyle görüşerek destek istemesi çeşitli kanallar vasıtasıyla bana ulaşmıştı. Bu Türk basınınnda da yer alıyordu. Kendisi isminin yıpranmaması için hiçbir şekilde açık olarak aday olmuyordu, fakat basında yapılan ve kimlerle yapıldığı belkli olmayan kamuoyu yoklamaları bir anda devreye girmiş ve gizli bir değer yaratma sistemi oluşturulmuştu. Bu sırada Prof. Yalçın Küçük’ün yazıları yayımlanmaya başladı. Ben de 25.04.2000 tarihinde benimle röportaj yapan Akit Gazetesi’ne İpekçi ailesiyle ilgili malumatlar verdim.

Lütfen dikkat edelim: Sayın İsmail Cem İpekçi, mensubu olduğu ailenin dini geçmişinden yani kısaca musevi kökeninden utandığı için soyadını değiştirmişti. Oysa yabancı basın ve Amerikan Musevi lobisi kendisini bir sabetaycı olarak görmekteydi ve bu sebeple böyle bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesinin Türkiye’de önemli etkileri olacağına inanıyorlardı. Oysa Sayın Cem bu konuda asla Türkiye’de konuşmamıştır. Şimdi nasıl olurda yıllarca utandığı ve bu sebeple değiştirdiği aile soyadının ardına sığınmaktaydı. Kaldı ki sabetaycı kökenli bazı kişiler ve bazı musevi yazarlar ısrarla sabetaycılığın yokolduğunu bildirmekteydiler. Oysa bu gerçekdışıydı. Fakat Sayın Küçük’ün ortaya attığı iddialar ve benim yazım T.B.M.M de ki milletvekilleri üzerinde etki yapmıştır. Sorun şudur; sorun İsmail cem’in musevi kökenli olması değil, aslını inkar etmesidir. Acaba Sayın Cem bir gün Türkiye’den ayrılmak zorunda kalsa, solcu olduğu yıllarda acımazısca eleştirdiği bugün büyük destek verdiği ABD ye yerleşse ve vatandaşlaık almak için çaba gösterse acaba Sayın Halil Bezmen’in şu sözlerini söyler mi? : “Türkiye’de musevi olduğumuz için baskı gördük” (Hürriyet gazetesi ekte sunulmuştur)

Fakat ne yazık ki konu çarptırıldı.
Şimdi şu satırları dikkatle okuyalım (Barlas’ın 28.04.2001 Tarihli Yeni Şafak Gazetesi yazısı)

“ Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in adı Cumhurbaşkanı adayları arasında geçiyor, bazı kesimler Cem’e olamaz ,çünkü O sabetaycıdır diye tepki gösterdi. (..) Ben de buna karşı Cem’in atalarının etnik kökenine veya dini inançlarına bakarak , Cem’in politik yaşamını değerlendirmek şeklinde yaklaştım. Ve mesele tırmandı. Sonunda bir gazetede benim ailemde de sabetaycılar olduğu için böyle dasvrandığım yazıldı. Ve hatta “Müslüman mahallesinde salyangoz satma“ benzeri ifadeler kullanıldı. Barlas daha sonraki günlerde de sabetaycılıkla ilgili yazılar yazarak bu polemiğin daha başında konuyu bir antisemitizm havasına getirerek; Sayın Dilipak’ı bu yolla eleştirmiştir. Bu polemiğe ara vererek Sayın Barlas’in nasıl gerçekleri saptırdığına dikkate edelim.
Nisan 1987 senesinde kendisinin ihale takipçisi bir gazeteci, olduğunu ortaya çıkaran Güneş gazetesi’ne karşı savaş açan Barlas; 23.04.1987 sayılı Güneş Gazetesi’ndeki köşesinde de Sayın Dinç Bilgin’in aile geçmişine üstü kapalı olarak dokundurmuştu. Eşi de sabetaycı olduğu için bunu açıkça yapamamıştı ama sonuçta; kendisi de insanların kökenlerini ortaya atarak politika yapmıştı. Şimdi bunları bir antisemitizm olarak nitelemesi tamamen amaçlıdır.

Görülmektedir ki antisemitizm iddiaları sabetaycı liberal sol hareketin ortaya attığı en büyük ididialardan biridir. Bu aslında uzun yıllardır inanmadıkları ve devamli eleştirdikleri kemalizmin ardına saklanan bu kişilerin en büyük silahıdır, kısaca kendilerine yapılan eleştirilerin dozu arttıkça ya sabetaycılıklarını ortaya koyarak özellikle ABD deki bazı çevrelerin desteğini almaya çalışmaktadırlar, ya da bize saldıran Atatürk’e saldırır iddialarını ortaya koynmaktadırlar. Oysa Güneş Gazetesi Başyazı iken savaştığı Dinç Bilgin’in aile kökenlerine kadar giden Barlas’ın sözleri ne çabuk unutulur?

Bugün Türkiye medyasını sabetayci liberal solcular ele geçirmiştir, bunların karşısında yazı yayımlama cesaretini tek gösterebilen kamuoyunda islamcı olarak mimlenen ve her zeminde alyhlerinde yazı yayımlanan Akit gibi gazetelerdir. Oysa hukuk devletini en önemli özelliği anayasımızda belirlenen basın özgürlüğüdür. Peki anayasa tarafından güvence altına alınan basın özgürlüğü ülke yönetiminde gruplar kuran böylesine bir teşkilartın içinde nasıl olabilecektir? Haklı ile haksızı ne ayıracaktır? Acaba kendisi de bir sabetaycı olan ve Sabah grubundan gerekli desteği alamayan eski başbakan Tansu Çiller’in kartel medyası sözleri nasıl değerlendirilebilinir?

Aslında –Bay Barlas’ın Sayın Cem’i desteklemesi mesnetsiz değildir. Ardında kökü 1970’lere dayanan büyük bir plan vardır. 1974 de TRT Genel Müdürü olan Sayın Cem’in ilk icraatları arasında TRT Haber Dairesi Başkanlığı’na Mehmet Barlas’ın getirilmesi vardır!

Sayın Mecbure Canan Barlas sabetaycı kökenlidir. Bu bir hakaret değildir. Bülbülderesi mezarlığında yapılacak küçük bir araştırma orada halen buılunan Paker soyadlı ailelerin bu kişilerle akraba olduğunu yapılacak nüfus tetkikleriyle beraber ispat edecektir.

Gelelim ekte sunduğum Terakki vakfı Genel Kurul listesine. Lütfen dikkatle abakalım:

Ecevit’in 1970’li yıllarda ki ekibi olan Sayın Bülent Tanla (Eski CHP Milletvekili), Sayın Prof. Ahmet Yücekök ( Ecevit’in danışmanı), Sayın Prof. Emre Kongar. Sayın Prof. Asaf Savaş Akat. Lütfen dikkatle bakaklım bu klişiler oralara tesadüfen mi gelmişlşerdir? Devletin bile varlığını belirtmekten korktuğu sabetaycılık hareketinin Kapancılar Grubuna mensup yeni liberal sol politikacılar acaba kaydı hayat şartı ile neden bu okulun yönetiminde görev almaktadırlar? Görüldüğü gibi sabetaycı hareket Rahşan Ecevit Hanımefendi’nin etrafında yeniden toparlanmıştır. Türkiyemiz tarihinin en büyük ekonomik krizinin içinde debelenirken bir Mesih edasıyla Türkiye’ye getirilen IMF Uzmanı Sayın Kemal (Samuel) Derviş Bey’in ekibine bakalım. Kendisine Türk Basınında kimlerin destek verdiğine lütfen özellikle bakalım. Gerçek acıdır ama ortadadır. Türkiyemizin yetiştirdiği onlarca uzmana karşılık sadece Sabetaycı kökeni itibariyle getirilen ve kendisi Atatürk’le kıyaslandırılan ve kauoyunda mesih olarak tekdim edilen sayın Dervişte bu ekibin bir üyesidir.Kendisi için kullanılan Mesih kelimesi alelade olarak ortaya atılmamıştır. Bu kelimenin manası büyüktür Sabetay Sevi’ye atfedilen ve yahudi dininin en büyük ünvanlarından biri olan bu sıfat özellikle sabetaycı kökenli medya mensuplarınca ortaya çıkartılmıştır. Yalnız unutmayalaım 1919 da ülkeyi bir başka memleketin mandasına sokmaya çalışan ve bu ülkede bu konuda hiçbir istekli yokken kendilerini bu işe adayan sabetaycı politikacılar gibi bu kişilerde özellikle bir himaye sisteminin destekçisidirler. Ve bugünkü DSP 1970 lerin CHP sinin üslendiği görevleri an be an üslenmeketedir. Sabetaycı ekip hızlı ve dikkatli çalışmaktadır. Gelecekte Türkiye siyasetinde etkili olacağından asla kuşku duyamayacağımız şu isimlere bakalım: Derviş, Can Paker ve Tansu Çiller!

Sayın Bülent Tanla, Sayın Can Paker ve Sayın Asaf Savaş Akat bir vakıf mensubu oldukları halde neden mal beyanında bulunmazlar? Ve neden devlet onlara en küçük bir şey yapamaz? Çünkü bu ekip açıkça iddia ediyorum Türkiye Cumhuriyeti’nin üstündedir.

Sabetaycılık bir yahudi tarikatıdır. Bu konuda Gershom G. Scholem’in şu yazısına bakalım:” İlahiyat yazısı”

O halde sabetaycı liberal sol ekip tıpkı İttihat Terakki içinde örgütlenmiş ve kuvvetlenmiş geçmişte aralarında kan bağı bulunan büyüklerinin oluşturduğu gizli örgütün birer devamcısı ve uygulayıcısıdırlar. Unutmayalım, 1908 yılında bir İmparatorluk olan Türkiye 1918 sonrasında artık işgal edilmiş ve ölüme terkedilmiş bir ülke konumundaydı. Sayın Ahmet Emin Yalman ve Halide Edip gibi sabetaycılarında kurtuluş olarak gördükleri manda sistemi bizzat Atatürk tarafından reddedilmişti. Ama bu insanlar asla yeni Cumhuriyete karşı sadık omadılar. Şlimdi hem köken olarak ve hem de düşünce olarak onların yolunda giden klişilerin burada zikredilmeleri gerekiyor. Bir tarikat olması gerektiği gibi di,nmi manalar ihtiva edeceğine bir siyasi gizli örgütt haline geirilmiştir. Bunu yazmak suç mudur? Bunu yazmak ırkçılık mıdır, bunu yazmak hakaret midir? Takdir yüve Türk adaletinindir!

Şimdi diğer bir delile gelelim. Ekte sunulan Türk Henkel dergisine bakalım: (Türk Henkel dergisinin yayın yönetmeni Mecbure Canan Barlas hanımefendidir. Şimdi sormak istiyorum, kamuoyunda devlet teşkilatında kişilerin yakınlarını işe yerleştirmelerine karşı olan Bay Can Paker, bizzat Genel Müdürü olduğu şirketin dergisinin başına nasıl Canan Barlas’ı getirebilmekte ve siyasetçilere ahlak dersleri verebilmektedir?

Şimdi Paker ilesi ile ilgili olarak bir başka yazarın satırlarını burada ele almak istiyorum. Fakat ondan önce bu yazarın kişiliği hakkında bazı noktaları belirtmek istiyorum. Gülçin Telci Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazarlarından birisiydi. Kendisi yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiştir. Gülçin Telci’nin annesi Münevver Hanım’ın genç kızlık soyadı Malta’dır. Malta ailesi aynı zamanda benim de akrabamdır. Malta ilesinin bir ferdi olan ve Gülçin Telci’nin dayısının oğlu olan Yaşar Malta aynı zamanda Yeni Tekstil isimli şirketin ortağıdır. Bu sebeple Sayın Can Paker’in eşi ve kardeşi ile ortaktır. Bu sebeple Gülçin Telci Paker ailesi ile yakından tanışmaktadır. Yani yazdıkları birer dedikodu değil gerçektir ve bu gerçekler karşısında yazıların yayımlandığı tarihlerde Sayın Nafiz Can Paker hakarete uğradığını iddia ederek bu yazıları dava konusu yapmamıştır.

Şimdi Sayın Gülçin Telci’nin şu yazısına bakalım: (Hürriyet 11.10.1997) “Şimdi biraz eski günlere dönelim. 1991 seçimlerinde Barlas çifti koyu ANAPlıdır. Tansu milletvekili adayıdır. Çiller’in seçilememesi lazımdır. Otağtepe’den Türkiye idare edilmektedir. İstanbul Bankası dosyaları el altından gazetecilere dağıtılmaktadır. Tüm bunları nereden mi biliyorum? Bir kokteylde yakın dostum olan bir gazetecinin yanına Mecbure Barlas’ın ağabeyi Türk henkel Genel Müdürü Can Paker, Mehmet Barlas’la birlikte yaklaşır ve “İstanbul Bankası dosyasını istediğin takdirde sana veririm” der.

Artık o günler geride kalmıştır. Barlas çiftinin yediği içtiği artık Çiller ailesinden ayrı değildir. Barlas çiftinin kullandığı biz basın emekçileri lafı ise iyice sinirlerimi bozuyor. Zira Mecbure Barlas halen iki şirket dergisinin (Garanti bankası ve ağabeyinin ortaklarından olduğu Henkel Dergisi) genel yayın yönetmenidir ve çok iyi para kazanmaktadır. Mehmet Barlas’a gelince zaten kendini basın imparatoru olarak tanımlar. Ayak takımından uzak duru. Evinde sık sık iş toplantıları yapılır, siyasilerle tanışmak için ortamlar yaratılır. 5 Nisan kararları sırasında batmakta olan bir bankanın ortaklarıyla olan sorunlarını çözmek için hakemlik yaptığı günleri hala hatırlayanlar var.

Gelelim benim kuzenim, onun yakın arkadaşı Halil Bezmen olaylarına. Mecbure Hanım canından çok sevdiği Selma Hanım’ın Amerika’ya kaçışını birden bire kendi gazetesinde yazmıştı. Amerikaya gittikleri zaman evlerinde kadar yakın olan bu çiftin o günlerde aralarına hangi karakedi girmişti? Yoksa canından çok sevdiği ağabeyi ile Can Paker ve Halil bezmen’in işleri arasında birşeyler mi olmuştu? Daha bu konuda yazacak çok şey var. Ve gerekirse yazarım.” Kuşkusuz ki Gülçin Telci dürüst ve namuslu bir insandı. Ölümü sonrasında sağ ve sol basında hakkında çıkan yazılarda bunu ispatlamaktadır. Kendisi sabetaycı kökenli bir dürüst gazeteci olarak çok yakından tanıdığı bu insanların yaptıklarını biliyordu ama cemaate karşı olan duygularından bunları tam olarak ifade etmek istememiştir. Gülçin Gülçin Telci bu yazı sebebiyle cemaatin tepesinde bulunan ve kendi politik çıkarları için gerçekleri saptıran Can Paker’in kızkardeşi Canan Barlas ile tartışmıştı. ABD de bir restoranda karşılaştıklarında Canan Barlas ona şunları söyledi: “Bak ben hala Bab-ı Alideyim. Hiçbir yere gitmiyorum. Ama sana güle güle” (Hürriyet 05.05.1998)

Dikkat edelim, Canan Barlas’ın masasında kimler bulunmaktadır? Ali Nur Velidedeoğlu, Selma Bezmen. Unutmayalaım! Selma Bezmen’in eşi Halil Ali Bezmen’in ülkemizi ve milletimizi hedef alan şu sözlerine dikkat edelim: “Yahudi olduğum için Türkiye’de baskı gördük”

Acaba Bayan Canan Barlas neden Selma Bezmen ile görüşmektedir. Haklarında gıyabi tutuklama kararı bulunan ve Türkiye’yi karalayan Sayın Halil Bezmen hakkında neden Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı harekete geçmemektedir? Eğer Halil Bezmen ABD’de ben Kürdüm deseydi Türkiye’de Devlet Güvenlik Mahkemeleri harekete geçmez miydi? Ama ben Selanikliyim, sabetaycıyım baskıya uğradım dediğinde hiçbir DGM Savcısı bu sözleri suç olarak kabul etmöemiştir, edememiştir. Bu açıkça Türkiye Devleti’nin nasıl bir sabetaycı solcu liberal grubun elinde olduğunun bir işaretidir.

Evet Bayan Canan Barlas ve Bay Can Paker sıradan insanlar değillerdir. Onlar Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde bulunan insanlardır, yaptıkları araştırma konusu dahi edilemez. Bugün Doğuş Grubu’nun onlarca yetenekli yöneticisi varken NTV isimli TV kanalında onbeşgünde bir ülke ve dünya ile ilgili yorumlar yapmak üzere Bay Can Paker devrededir? Neden ve niçin? Bu çok açıktır. Yine dikkat edelim. Ülkemizi bir anda yok eden 21.02.2001 Kararlarından kaç gün sonra Sayın Can Paker Sabancı Holding yönetim kuruluna girmiştir? Neden? Acaba bu olay sırasında Bay Paker’in servetinde nasıl bir artış olmuştur? Kendisi bir vakıf okulunun mütevelli heyetinde olduğu halde mal beyanında bulunmamamaktadır. Benim tüm iddialarıma karşılık devlet bu konuda hiçbir şey yapamamaktadır. Bay Paker aynı zamanda TESEV isimli, bir vakfında yönetim kurulu başkanıdır. Bu vakıf ABD deki bazı örgütlerden para alarak raporlar yazmaktadır. Bu raporlar acaba Amerikan istihbarat birinmlerince Türkiye ilgili kararlarda dikkate alınmaktamıdır? MİT bu konuda bir araştırma yapmış mıdır, yapmakta mıdır? Mahkemenizi kanalıyla bunun sorgulamasını ayrıca talep etmekteyim.

Acaba Sayın Bülent Tanla Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde neler yapmıştır? Kimi desteklemiştir? Şimdi 21.05.2000 tarihli Hürriyet Gazetesi’ne bakalım: “Üzülme, bir dahaki sefere cumhurbaşkanı sen olursun”. ABD Dışişleri Bakanı Allbreight Şmuel İpekçi’yi teskin etmek üzere özel bir gezi için Türkiye’ye gelmiştir. İşte İsmail (Şmuel)= İpekçi’ye Amerikan yahudi Lobisi’nin belgeli desteği. Kendisi 28 Şubat’ta ve son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde maalesef seçilememiştir, ama emin olunuz ki bundan sonraki ilk Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacak kişidir, eğer bu demokratik gözüken yollarla yapılamayacaksa elbette ki başka yollarda denenencektir.

Savunmamın bu bölümünde tamamen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tenzih ederek aşağıdaki satırları da yazmak zorundayım. General Çevik Bir sabetaycı kökenli bir aileye mensuptur. ABD de bunu açıklıkla söylemiş ve Ameraşikan Yahudi Lobisi’nin desteğini de almıştır. Şimdi hemen şu noktaya gelelim. 28 Şubat Hareketinde Çevik Bir ne yapmıştır? Bu hareketin önde gelen kişilerinden biridir, Genel Kurmay İkinci Başkanı olarak hareket etmiş ve DSP-ANAP koalisyonunu hazırlamıştır. Fakat Çiller ekibinin sabetaycı olmasını dikkate almadığı için yeni liberal sol politikacıların hedefi olmuştur. Ancak ne sayın Barlas, Ne sayın Çandar direkt olarak General Bir’i hedef almamışlardır. Buna lütfen çok dikkat edelim. Eğer 28 Şubat hareketi başarılı olabilseydi ve ABD hükümeti bu harekete destek verseydi emin olunuz ki bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde en az on iki milyon eksilmiş olacaktı. Ve bu tıpkı İttihat Terakki’nin sabetaycı kökenli subaylarının yaptığı bir hareket olacaktı. Lütfen bunları dikkatle ele alalım.

Evet Sabetaycılık 1924’ten beri Türkiye Cumhuriyeti’nin çok ama çok ama çok önemli bir siyasi akımıdır. Bir dini hareket maalsef cenmaat çoğunluğunun sessiz kalan tepkilerine rağmen bir grup yöneticinin şahsi menfaatleri uğruna siyasi bir amaca dönüşmüştür. Asla arzu edilmeyen ve edilemeyecek bir harekettir ama ne yazık ki yuıkarıda sözü geçen kişilerce de istismar edilmektedir.

Savunmam sırasında üstünü özellikle basarak belirttiğim bir nokta var, bir kez daha yenilemek istiyorum: Bu savunmada özellkle altını çizerek belirtmek istiyorum, bir kimsenin geçmişi ve kökeni nedeniyle eleştirilmesi çok açık bir biçimde ırkçılıktır, böyle bir şekilde insanların itham edilmesi de ortaçağ zihniyetidir. Ama bir kişi kendisi ile aynı kültürel özellikleri gösteren, kendisi ile aynı kökenden gelen kişilerle işbirliği yaparak bir gruplaşma içine giriyorsa bu tabiiki toplumbilimin ilgi alanına girer, ama bu davada beni suçlayanların yaptığı gibi bir örgüt kurarak devletin düzenini bir başka ülkenin çıkarlarını gözeterek değiştirme amacı güdüyorsa bu devletin ilgili organlarının araştırması gereken bir iştir. 1919 yılından beri başlayan Atatürk’ün Nutuk isimli eserinde açıkça belirtilen bir başka ülkenin himayesini arzulayan (manda özlemi) bu kişilerin amaçlarının mutlaka ama mutlaka engellnmesi gerekmektedir. Bu sebeple Türkiye’ye gönülden bağlı bir sabetaycı asıllı yurttaş olarak Sayın Bay Paker’in bana atmaya çalıştığı hakaret iddialarına karşılık ben de elimden geldiğince gerçekleri bilebildiğim kadarıyla burada zikredeceğim Şu anda Şili Terakki Vakfı ve Haluk Arığ isimli Vakıf Başkanı tarafımdan hakkımda suç isnadı ile açılmış onaltıya yakın ceza ve hukuk davası mevcuttur, toplam 400 Milyar TL ye yakın bir tazminat talepleri mevcuttur. Oysa bilerek, isteyerek ve devlet içindeki güçlerini kullanarak bu kilşiler açık ve seçik olarak adalaeti yanıltma gayreti içindedirler.Er ya da geç hak yerini bulacak ve mutlaka günü birinde Rabbin yardımıyla bu grubun elindeki güçten korkmayan vicdanlı kamu idarecileri ortaya çıkacak ve gerekli işlemleri bu kişiler hakkında yapacaklardır.

NETİCE-İ TALEP: Tüm bu açıklamalarım neticesinde hali hazırda Türkiye’de yaşamakata olan sabetaycılar olarak adlandırılan gizli bir yahudi tarikati müslüman kimliği altında yaşamaktadır. Bu tarikat mensuplarının pek çoğu karışık evlilikler sebebiyle asimile olmaya doğru gitmektedirler, ancak burada sunulan delillerden de anlaşılacağı gibi sabetaycı kimlik onların kendilerini ifadelerinde önem arzetmektedir. Fakat bu grubun içinden çıkan, gruptaki dfiğer kişilerle aralarında bir duvar ören, sabetaycı kökenden gelmelerini özellikle Amerikan Yahudi Lobisi’nde bir çıkar olarak kullanmak amacında olan, tamamen dini bir hareket olan sabetaycılığı kendi politik çıkarları uğruna amaç ve inançlarından saptıran kişlerinde varlığı mevcuttur.

Halen Türk Siahlı Kuvvetleri’nden Adalet, Dışişleri, Milli Savunmma ve İçişleri Bakanlıklarında etkin bir biçimde örgütlenen bu çıkar şebekesi devletin en üst kademelerine kadar yerleşmiş biçimdedir. Fakat unutulmamalıdır ki bu kişler tüm cemaati temsil etmedikleri ve edemeyecekleri gibi sadece bir azınlık halindedirler.

Bu sebeple en kısa zamanda mahkemenizin bu davadan hareketle ortaya attığım iddialrımı ele almasını talep ediyorum. Bugün benim iddialarımı gerçekleştirecek devlet kayıtlarına ulaşmam ne yazık ki imkansızdır. Bu sebeple savunmama sırasında sık sık belirttiğim şu husuların mahkemeniz tarafından mutlaka ele alınmasını arz ediyorum:

1- Davacı Nafiz Can Paker’in mal varlığının tespiti, özellikle 21.02.2001 tarihinde Merkez Bankası başta omak üzere diğer bankalar nezdinde USD spekülasyonu yapıp yapmadığının belirlenmesi, hali hazırda Şişli Terakki Lisesi’ne ait olupta kendi üzerinde bulunan malların dökümlerinin çıkarılarak mahkemeye intikali,
2- Davacı Sayın Nafiz Can Paker’in Amerikan Vatandaşı olup olmadığının ve ABD hükümeti ya da sivil toplum örgütlerinden kendisine ve başkanı bulunduğu TESEV Vakfına nakdi ve ayni yardım yapılıp yapılmadığının tespiti
3- Davacının aile bireylerinin mezarlarının bulunduğu Bülbülderesi Selanikliler mezarlığında bulunan Kapancılar bölümünde yatan aile üyelerinin tespiti ile, davacının, kızkardeşi Canan Barlas’ın, eşi Mihriban Paker ve kayınbiraderi sayın Lütfü Paker’in ve onların büyükbabalarına kadar olan aile üyelerinin ayrıntılı nüfus kayıt örneklerinin mahkemenizce tespiti,
4- Türk Henkel ve Garanti Bankası dergilerinde davacının kız kardeşi gazeteci Canan Barlas’ın özellikle bu derfilerin yönetiminde yer alıp almadığının ve bu kurumlardan aldığı maaşların tespitine,
5- Türkiye aleyhinde iddialarda bulunan bölücü maksatlar güden ve bu sebeple TCK’nın 312. Maddesinde yeralan ....... maddesine muhalefet eden müflis işadamı Halil Ali Bezmen’in bu davayla ilgisinin göz önüne alınarak Adalet Bakanlığı’ndan bu kişinin Türkiye’ye iadesi işleminin neden engellendiğinin ve hakkında dava açılamadığının tespiti 6- M.İ.T, Emniyet Müdürlüğü, İçişleri, Dışişleri Bakanlığı’na mahkemeniz tarafından müracatla özellkle Sabetaycılar , Can Paker, Mehmet Barlas ve Canan Barlas hakkında Türkiye aleyhindeki çalışmalarıyla iligli bilgilerin olup olmadığının tespitine Karar verilmesini arz ederim.

Bu sebeple davanın reddini talep eder, masrafların davacıya tahmiline karar verilmesini saygıyla arzederim. 

http://www.sabetay.50g.com/Terakki/Dava/dava.html

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu