28/3/2008 - ILGAZ ZORLU'NUN SAVUNMASI
DOSYA NO: 2001/265 E
CEVAP VEREN : Ilgaz Zorlu (DAVALI) Hobyar Mah. Cağaloğlu Yokuşu Sok. Özhekim İşhanı No: 1/ 1
KARŞI TARAF (DAVACI) : Nafiz Can Paker VEKİLİ : Av. Rifat Sirer
KONU: 07.02.2001 Tarihli Dava dilekçesine karşı cevap ve beyanlarının sunulmasıdır.
AÇIKLAMALAR
1-
Evvel emirde belirteyim ki, dava dilekçesinde gazeteden alıntı
yapılarak bana atfen, davacı tarafa hakaret ettiğim iddia edilen
sözlerin hiçbir yerinde hakaret yoktur, aynı kanaati halen taşıyorum,
sorulsa yine aynı cevapları veririm.
2-
Gazete yayını 04.05.2000 tarihinde gerçekleşmiştir, dava ise 9 ay
geçtikten sonra açılmıştır. Dava dilekçesindeki alıntılanan cümlelerin
sonu “ ... çabaları olmuş mudur?” , “... yer almış mıdır?” , “ rolü
olmuş mudur?”, “...Devlet neden ..... soruşturma açmamaktadır”
şeklindeki sorularla bitmektedir. Yani davacı tarafa sorular yönelttim.
Niçin bu sorulara cevap mahiyetinde veya gerçekle ilgisi yoksa ilgili
gazeteye “TEKZİP” gönderilmemiştir. Tekzip edilmemesi bu vakıanın
gerçekliğine işarettir. Davacı taraf başka yöntemlerle beni
susturamayacağını anlayınca bu kez yargı yoluyla şansını denemeye
çalışmaktadır. Dava dilekçesindeki “davacı bu bedele hak kazanması
halinde bedelin tamamını gönderilmemiştir?
3-
Davacı vekilinin, dava dilekçesinde benden ve diğer davalılardan
“sanık” diye söz etmesini anlamlandıramamakla beraber, bunu sayın
mahkemeyi etkileme gayreti olarak yorumlamaktayım. Zira dava
dilekçesinde gazete haberleri arasından özellikle belirli bölümleri
çekilen cümleler dahi “hakaret” içermemektedir, davacı vekili bu
hakikati gölgelemeye çalışmaktadır. Bunların hiçbirisi değilse o zaman
hukuk mahkemelerinde bu tabiri kullanmak, anlamını bilmemektir.
4-
Ben sayın Can Paker’e hakaret etmedim. Ben sadece kamuoyunda meydana
gelen ve Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak ile Yeni Şafak
Gazetesi yazarı Mehmet Barlas arasında vuku bulan sabetaycılık
tartışmalarında, milletimizin gerçekleri görmesi için açıklanması şart
olan bazı gerçekleri açıkladım. Bu konunun en iyi anlaşılabilmesi için;
meydana gelen olayların tarihi sürecinin tam olarak bilinmesi
gerekmektedir. Bu da özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sabetaycı
cemaatin resmi adayı olan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın
İsmail Cem’in etrafında dönen tartışmalar sonucunda kendisinin
seçilememesi üzerine bu cemaate mensup olan kişilerin başlattııkları
bir kampanyanın neticesidir. Bu sebeple hiçbir hakaret isnadı olmayan
ve tamamen bana ait olan ifadelerin açıklanmasını savunmamda yapacağım.
Yalnız dava öncesinde bir kuşkumu dile getirmek isterim: Kendisi de
sabetaycı kökenli olan sayın Rahşan Ecevit’in 1970’li yıllardan
itibaren kurduğu ve bugün Türkiye Devleti’nin hükümetinde bulunan bu
siyasi ekibin dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Türkiye
Cumhuriyeti’ni bir başka ülkenin mandası altına sokma fikrinde olan bu
kişiler; Can Paker, Prof. Asaf S. Akat, Kemal Derviş, Hasan Bülent Tanla , Prof. Ahmet Yücekök
isimli kişllerdir. Sayın Devlet Başkanı Kemal Derviş Türkiye’ye
geldiğinde basında da yeraldığı şekilde İstanbul’da Sayın Paker’le uzun
uzun görüşmeler yapmış, sayın Asaf S. Akat’ın evinde misafir olmuş ve
ekte fotoğrafları verilen Şişli Terakki Vakfı Genel Kurulu üyeleriyle
de muhtelif ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple Devletin en önemli
kademelerinde yer alan bu kişilerin sayın Mahkemeniz üzerinde baskı
yapabilecekleri kuşkusu ve korkusu içindeyim.
5-
Davacı taraf dava dilekçesinde yer alan “aktüel hiçbir özelliği
bulunmayan, tarihin derinliklerinde kalmış, “sabetaycılık olayını
kaşımak” tabiri ile sabetaycılığın varlığını kabul etmişlerdir. Yine bu
davayla birebir alakası olan ve halen İstanbul Adliyesi’nde devam
etmekte olan Terakki Vakfı’nın davacı olduğu davalarda da yer alan
“hiçbir özelliği ve cemaat etkinliği kalmamaış olan Sabetaycılık”
ifadelerini de kullanmak suretiyle Sabetaycılığın bir cemaat olarak
varlığını kabun etmiş olmaktadırlar. Bu şahıslar Sabetaycı
kökenlidirler ya da en azından evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate
girmişlerdir ve kendileri devlet içerisinde Silahlı Kuvvetler’den
dışişleri bakanlığına kadar pek çok alanda birebir örgütlenme suretiyle
adeta bir derin devlet yaratma amacındadırlar.
6-
Yine aşağıda ayrıntılı olarak anlatacağım gibi yazılarım hiçbir hakaret
değeri içermediği gibi Türkiye’de halen varlığını sürdüren ve Türkiye
Siyaseti’nde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı lobileri kullanmak
maksadıyla müdahale edilmesini sağlayan, dış ülkelerde kendini
“Türkiye’de baskı gören gizli yahudiler” olarak lanse eden ve bu yolla
bazı menfaatleri temine çalışan bu kişilerin varlıklarını Türk
kamuoyuna ve Türkiye’nin yetklili mercilerine duyurmayı da tarihi bir
bir görev olarak addetmekteyim. Maksatları Türkiyeyi bölerek onu
tamamen bir dış ülkenin hakimiyetine sokmak isteyen Sayın Can Paker’in
de içinde bulunduğu “sabetaycı kökenli liberal sol” lobinin tüm
maksatlarının ayrıntılı olarak açıklanmasnı amaçlamış bulunmaktayım.
7-
Sayın Can Paker’in dava dilekçesinin 1.Sayfasının ilk oparagrafında yer
alan şu sözleri şayanı dikkate muciptir. “ Müvekkilim hali hazırda
–uzun senelerden beri sürdürmeke olduğu “Türk Henkel A.Ş.”nin genel
Müdürlüğünü yapmaktadır. 1942 doğumlu ve iyi tanınan bir işadamı olan
müvekkilimiz, bu seçkin konumunu elde etmek için iyi bir eğitim aldığı
gibi bunu tamamlayıcı derin ve zengin ruh ve kişilik gelişmesine
yönelik çeşitli meşakkatli deneyimleri de yaşamak zaman zaman da adeta
katlanmak zorunda kalmıştır” ifadeleri Anayasa’nın 10 maddesinde yer
alan “ Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç,
din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde
eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz
tanınanamaz“ şeklindeki ifadelere açıkça aykırıdır. Sayın Paker kendini
adaletin üstünde Türk Milleti’nin üstünde bir kişi gibi görmekte ve
adeta mahkeminizi etki altında bırakacak şekilde hareket etmektedir.
Fakat tarih önünde bir hakikat vardır, sabetaycı liberal sol grup
olarak adlandırabileceğimiz ve Rahşan Ecevit’in uzun yıllar boyunca
çabaları sonunda kurulan bu grup kendisini Türkiye’de diğer insanların
üstünde addedilmektedir. Uzun yıllar boyunca cemaat mensubu olan Prof. Sahir Erman
gibi ceza hukukçularının bilikişilik görevleriyle beraber bu kişiler
hakkında herhangibir dava açılamamış, “ben Türküm” demenin neredeyse
suç kabul edilerek T.C.K nın 312. Maddesine kapsamında
değerlendirildiği ve kişilerin cezalandırıldığı ülkemizde “Ben
Sabetaycıyım Baskı Görüyorum” sözlerini ABD’de bir gazetede açıklayan
ve Türkiye’de günlerce Hürriyet Gazetesi’nde sözleri konu olan Halil
Bezmen gibi bölücü sabetaycılara hiçbir şey yapılamamamıştır. Eğer bu
sözleri bir kürt asıllı ya da ermeni asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti
Vatandaşı söyleseydi D.G.M Savcıları bu kişiler aleyhinde davalar
açmazlar mıydı? Aralarında Tansu Çiller, İsmail (Şmuel) Cem İpekçi, Rahşan (Raşel) Ecevit, Kemal (Samuel) Derviş
gibi Türkiye’nin yönetim kademelerine gelmiş kişilerin bulunduğu bu
cemaate mensup olan kişiler Türkiye Devleti’nde, devletin ve anayasanın
üstünde muammale görmektedirler. Bu husus Türkiye’de azınlıklara baskı
olduğunu sık sık tekrarlayan Avrupa memleketleri karşısında mutlaka ve
mutlaka bilinmesi gereken bir husustur. Bu cemaat mensubu kişiler
hakkında en küçük bir soruşturma açılabilmesi dahi mümkün değildir.
Devlet bu kişilerin sözleri ve eylemleri karşısında eli kolu bağlı
durumdadır.
8- Ben Türkiye Musevi Cemaati’nin bir
üyesiyim. İsrael’de ünü tüm dünya yahudi cemaatlerince bilinen Yavne
Kibutzunda yahudi dini ve tarihi eiğitimi almış bir kimseyim. Bu
sebeple aldığım dini eğitim gereğince Tanrı’nın mukaddes kitabımız
Tevrat’ta belirttiği on emrin içinde yer alan “asla yalan
söylemeyeceksin“ emrine de sıkı sıkıya uymak zorunda olan bir kimseyim.
Bu sebeple hiçkimse hakkında yalan beyanatta bulunmam ve iftira atmam
sözkonusu değildir.
9- Uzun bir süreden beridir
bazı araştırmacı yazarlar benim özellikle yıllardan beridir aralıksız
olarak savunduğum sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğu şeklindeki
iddialarımın kamuoyunda islamcı tabir edilen medya tarafından
antisemitizm maksadıyla kullanıldığını ve benimde buna alet olduğumu
belirtmişlerdir. Oysa 1990 lı yıllarda da bazı yazarlar benim İsrael
Devleti’nin ajanı olduğum iddialarını ortaya atmışlardı. Tüm bu haksız
isnatları yanıtladım, ancak aşağıda sunacağım savunmam sonrasında yine
özellikle bazı araştırmacıların beni antisemit olmakla
suçlayacaklarının bilincindeyim. Savunmam sırasında sık sık
yineleyeceğim bir noktayı burada ele almak istiyorum. Bu savunmada
özellkle altını çizerek belirtmek istiyorum, bir kimsenin geçmişi ve
kökeni nedeniyle eleştirilmesi çok açık bir biçimde ırkçılıktır, böyle
bir şekilde insanların itham edilmesi de ortaçağ zihniyetidir, . Ama
bir kişi kendisi ile aynı kültürel özellikleri gösteren, kendisi ile
aynı kökenden gelen kişilerle işbirliği yaparak bir gruplaşma içine
giriyorsa bu tabiiki toplumbilimin ilgi alanına girer, ama bu davada
beni suçlayanların yaptığı gibi bir örgüt kurarak devletin düzenini bir
başka ülkenin çıkarlarını gözeterek değiştirme amacı güdüyorsa bu
devletin ilgili organlarının araştırması gereken bir iştir. 1919
yılından beri başlayan Atatürk’ün Nutuk isimli eserinde açıkça
belirtilen bir başka ülkenin himayesini arzulayan (manda özlemi) bu
kişilerin amaçlarının mutlaka ama mutlaka engellenmesi gerekmektedir.
Bu sebeple Türkiye’ye gönülden bağlı bir sabetaycı asıllı yurttaş
olarak Sayın Bay Paker’in bana atmaya çalıştığı hakaret iddialarına
karşılık ben de elimden geldiğince gerçekleri bilebildiğim kadarıyla
burada zikredeceğim Şu anda Şişli terakki Vakfı ve Haluk Arığ isimli
Vakıf Başkanı tarafından hakkımda suç isnadı ile açılmış onaltıya yakın
ceza ve hukuk davası mevcuttur, toplam 400 Milyar TL ye yakın bir
tazminat talepleri mevcuttur. Oysa bilerek, isteyerek ve devlet
içindeki güçlerini kullanarak bu kişiler açık ve seçik olarak adaleti
yanıltma gayreti içindedirler.Er ya da geç hak yerini bulacak ve
mutlaka günün birinde Rabbin yardımıyla bu grubun elindeki güçten
korkmayan vicdanlı kamu idarecileri ortaya çıkacak ve gerekli işlemleri
bu kişiler hakkında yapacaklardır.
ESASA İLİŞKİN AÇIKLAMALAR:
Bu davanın en iyi şekilde anlaşılabilmesi için bir kaç hususun
özellikle belirlenmesi gerekmektedir. Bu hususlar benim savunmamın
temelini teşkil etmektedir.
1- Öncelikle ben kimim ve benim hakkımda davalar açılmasına neden olan olaylar nelerdir ?
2- “Gizli bir yahudi tarikati” olan Sabetaycılık nedir, bu davayla ilgisi nereden gelmektedir?
3-
Bu dava ile birebir ilgisi olan ve Terakki Vakfı üyesi olan sayın Can
Paker’in de içinde bulunduğu bir sabetaycı örgüt tarafından Sabah
Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e ve onun ortağına muvazallı bir şekilde
kiralanmaya çalışılan Şişli Terakki Lisesi’nin Nişantaşında bulunan ve
değeri maddi olarak tespit edilemeyecek kadar büyük olan binasının , bu
davayla ve sabetaycılıkla ilgisi sebebiyle, bir sabetaycı eğitim kurumu
olan Şişli Terakki Lisesi’nin Tarihçesinin burada kısaca ele alınması
gerekmektedir.
4- Can Paker kimdir? Gerçek
vazifesi nedir? Kendisini kamuoyunda saygın bir işadamı olarak takdim
eden ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bazı güçler tarafından başbakanlığa
hazırlanan bu kişinin gerçek maksatları nelerdir?
I-BEN KİMİM KONUYLA İLGİLİ KAYNAKLARIM NELERDİR?
Ben
anne tarafından “ Sabetaycı kökenli” bir aileye mensup olarak doğmuş ve
dolayısıyla “Yahudi” ve “ Musevi Dinine İnanan” bir kişiyim. Tüm
hayatım boyunca “ Sabetaycılığın Musevi Dininin ve Musevi Kültürü’nün
Bir Parçası” olduğunu savundum, bu sebeple nüfus kağıdımda yer alan din
hanemi değiştirmek için yargıya başvurdum, taleplerim tarihinde
Mahkemesi tarafından kabul edildi, Nüfus Cüzadanıma dinim Musevi olarak
yazıldı ve bu karar da Türkiye Hahambaşılığı tarafından da tasdik
edildi. Bugün artık Türkiye Yahudi Cemaati’nin bir üyesi konumundayım.
Türkiye’de kamu yönetimi alanında tamamladığım üniversite eğitim
sonrasında İsrael’de Tevrat’ta da adı geçen ve bugün Yavne Kibutzu’nun
içinde yer alan “Yavne Din Okulu” nda bir yıla yaklaşık bir süre ile
“Yahudi Din ve Tarih Eğitimi” aldım. Bir dine inanmış olduğunu
söylemekle hakikaten inanma arasındaki farkı da bilmekteyim. Bu sebeple
Türkiye’de müslüman olduğunu söyleyerek başta A.B.D olmak üzere Avrupa
ülkelerinde “Türkiye’de baskı gördükleri için fizli yahudi kaldıklarını
belirten” sabetaycı cemaatin bu davada adı geçen üyelerinden faklı
olarak ben açık ve seçik olarak yahudi olduğumu bildirmiş ve bunu da
mahkeme kararı ile tescil ettirmiş olmaktayım.
Sabetaycılık
konusunda, savunmamın ekinde verdiğim çeşitli lisanlardaki makalelerden
de anlaşılacağı gibi onyedi yıla yakın bir zamandır yapmış olduğum
araştırmalar Jerusalm Report, Jerusalem Post, Ha’Ertz, Yeruşalayim gibi
dünyaca tanınan ve saygı gören basın organlarında yayımlanmış, hakkımda
internette onlarca site açılmış, pek çok araştırmacı beni ve eserlerimi
kaynak olarak göstermiştir.
Sabetaycılıkla ilgili yaptığım
çalışmalarımı “Evet Ben Selanikliyim” isimli kitabımda topladım. Bu
kitap Türkiye’de ve dış ülkelerde olumlu tepkiler gördü, satış
rakamlarına göre onbinden fazla okura ulaştı. Sabetaycılık konusundaki
çalışmalarımla ilgili olarak dünyaca ünlü tarihçimiz Ankara S.B.F
Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı şunları yazmaktadır: “Bugün
sabetaycılar henüz kendilerini açılamaz, bu inanç üzerinde bir
araştırma yapıp yayınlamaz. (Tek istisnanın ama hakikaten tek
istisnanın Tiryaki ve Toplumsal tarih gibi dergilerde yazan Ilgaz Zorlu
olduğunu takdirle belirtmek gerekiyor) (Tiryaki Mayıs 1998 Sayı:24)
Yine Türk kültür dünyasının önde gelen ismi ve Atatürk İlkelerinin Yılmaz Savunucusu olan Prof. Dr. Selçuk Erez Bey’de
kitabımla ve şahsımla ilgili şunları yazmaktadır: “İlk defa Ilgaz
Zorlu, bu konuyu bilimsel ve objektif bir açıdan ele almış ve çeşitli
nitelikleri ile incelemiştir. Kudüs’te sabetaycılığın önemli
kaynaklarının korunduğu Ben Zewi Enstitüsü’nde yaptığı araştırmalar ve
sabetaycı ailelerle yaptığı belge ve bilgi biriktirme amaçlı görüşmeler
bu konuda yeterli bir düzeye ulaşılmasına yol açmıştır.” (Cumhuriyet
Dergi 30.08.1998 s:19 )
Sabetaycılk gibi tarihte çok önemli roller
üslenmiş bir cemaatle ilgili olarak şu anda çalışan akademisyenler de
dahil olmak üzere araştırma yapan ve otorite kabul edilen dünya
çapındaki on araştırmacıdan biri olduğumu bildirmek isterim.
Sayın
Nafiz Can Paker tarafından hakkımda ortaya atılan iddiaların tam olarak
mahkemenizin sayın heyeti üzerinde bir kanaat teşkil edebilmesi için
Sabetaycılk konusunun tüm yönleri ile ele alınması ve Türkiye’nin
yönetiminde çok etkili olan bu cemaat hakkında eldeki mevcut bilgilerin
bu mahkeme kanalı ile resmen Türkiye Cumhuriyeti kayıtlarına girmesinin
sağlanması gerekmektedir. Zira bu cemaat üyeleri gizli yahudidirler,
Türkiye kamuoyunda gündemi oluşturacak şekilde bir gruplaşma
halindedirler ve ne yazık ki maksatlı olarak bazıları 1919 dan beri
süregelen bir cemaat politikası neticesinde Türkiye’nin bağımsızlığını
ve bölünmez bütünlüğünü hedef alaarak bir başka ülkenin yönetimi altına
sokulmasını istemektedirler ve bu amaçla da gizli bir örgüt üyesi gibi
çok mühim çalışmalar yapmaktadırlar. Bu yönü ile bu dava tarihi bir
öanlam taşımaktadır. Çünkü benim temel iddiam “Sabetaycı kökenli olarak
bir gizli cemiyet oluşturan ve Türkiye siyasetinde ve devletinde önemli
yerlere gelen kamuoyunda liberal solcular olarak tanınan ve hemen hemen
hepsi ya köken olarak sabetaycı olan ya da evlilikler yoluyla sabetaycı
cemaate girmiş kişilerden müteşekkil olan bu örgüt Türkiye cdevletini
ele geçirme gayreti içindedirler”. Oysa bu cemaat dini vasıfları olan
bir cemattir ve yahudi dini kuralları gereğince de bu tip faaliyetlerde
bulunması yasaktır. Tevrat’ta yeralan yaşadığınız ülkenin kurallarına
uyacaksınız ayeti ile de bunun bir dini manası da vardır. Bu kişiler ve
kendilerine kan bağı ile bağlı olan akrabaları; Türk Basını içinde
kökenleri 1919 lara kadar dayalı bir şekilde bir menfaat grubu
oluşturmuşlardır. Aynı şekilde Şişli Terakki isimli bir cemaat okulunun
da yönetiminde bir arada bulunmak suretiyle hiçkimsenin dikkatini
çekmeden bir örgütün faaliyetlerini sürdürmektedirler. Sabetaycıların
ondokuzuncu yüzyılda aynı gizli örgüt mantığı ile yeraldıkları Mason
Locaları, Melami Tarikatı ve İttihat Terakki Partisi bugün yerini Şişli
Terakki Lisesi’ne bırakmıştır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir
okulmuş gibi algılanan bu okulun yönetiminde yeralan Prof. Asaf Savaş Akat, Prof. İlter Turan, Prof. Ahmet Yücekök, Dr. Nafiz Can Paker bugün Türkiye yönetimine hazırlanan ve perde arkasında da çok ciddi politik ilişkileri olan kişilerdir.
Yine
kendisi de Sabetaycıların Yakubi Grubu’na mensup olan ve kamuoyunda
“banka hortumlamak” olarak anılan bir suçtan yargılanan ve halen
cezaevinde olması gerekirken bir takım doktor raporları ile
hastanelerde beşyıldızlı otelerdeki konfor içinde yaşayan Dinç Bilgin’e ve ortağı Nevzat Ak’a
da, bu ekip Şişli Terakki Lisesi’nin çok kıymetdar bir mülkünü ucuz
yolla kullanıma vermeye çalışmaktadır. Okul binası, binamız, Selanik’te
cemaat gençlerine din eğitimi verme maksadıyla kurulmuş olan bu güzide
eğitim yuvası bu çete tarafından açık ve seçik olarak tasarruf edilmeye
çalışılmaktadır.
Rabbe inanan hiçbir vicdan sahibi kimse
atalarımızın duaları ve dini çabaları ile kurulmuş olan ve altında uzun
yıllar ibadethanelerimizin bulunduğu bu binanın haksız tasarrufuna
sahip çıkmayacaktır, çıkmamalıdır da. Bu konuda mahkemenizde bir hakem
konumunu üslenmektedir, zira Nafiz Can Paker isimli iyi eğitim almış ve
Türkiye’de ki tüm insanların üstünde olan bu yurttaşımızda sadece
kökeninden dolayı okulla hiçbir bağı ve ilgisi bulunmadığı halde kaydı
hayat şartı ile mütevelli heyetine seçilmiştir. Kendi ifadelerinde de
belirttiği gibi hiçbir görev almadığı bu okulun Genel Kurulu’nda neden
bulunmaktadır?
Ben tamamen üçyüz elli yıldır devam eden ve
kökenleri 5760 yıllık musevi dininin prensiplerine dayanan
inançlarımıza bağlı kalarak bu eğitim yuvasının ve dini merkezin
üzerinde yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı Türk Basını kanalı ile
bir kamuoyu yaratamaya çalıştım, bundan dolayı da vicdanen rahatım,
Rabbin de bana yardım edeceğine tam ve kesin bir imanla inanmaktayım.
Bu olaya adı karışan sabetaycılar İstanbul’un farklı mahkemelerinde
şahsıma karşı açtıkları davalar yoluyla beni haberdar etmeden benle
ilgili sahte adresler vermek suretiyle bilgim dışında hareket ederek,
beni çıkarmaya çalıştıkları gıyabi tutuklama kararları ile tevkif
ettirerek susuturma gayreti içindedirler. Almış olduğum dini eğitim ve
cemaate bağlı kişiliğim sebebiyle, bu haksız tasarruflara karşı
kayıtsız kalamazdım, kalmadım da, bu kişilerin devlet içindeki gizli
güçlerini bilmeme rağmen tamamen Rabbe inanarak bu haksızlığı gidermeye
ve dinimizi kurtarmaya çalıştım, asla pişman değilim. Mensubu olduğum
ve bundan da büyük bir gurur duyduğum Aziz Türk Milleti, milletim bana
haklıların ve mazlumların yanında yeralmayı öğretti.
II SABETAYCILIĞIN TARİHİ KÖKLERİ
Yukarıda
belirttiğim üzere iddialarımı tarihi belgeler ışığında ispatlayabilmem
amacıyla öncelikle sizlere burada Sabetaycılığın tarihi boyutlarını ve
Türkiye üzerindeki etkilerini anlatmam gerekiyor.
17. yy da
kendisinin, yahudilerin bekledikleri Mesih olduğunu dünyaya bildiren
İzmirli Haham Sabetay Sevi kısa zamanda dünyanın her yerinden müritler
toplamıştır. Olay Osmanlı topraklarında İzmir, Gazze, İstanbul ve Selanik’te
cereyan ettmiştir. Giderek büyüyen sabetaycı hareketin kendileri için
bir tehlike olduğunu gören Osmanlı yahudi cemaatlerinin dini liderleri
devletten yardım talebinde bulunurlar, Osmanlı yönetimi olaya el koyar,
Sabetay Sevi’yi ihbar ve şikayet eden yahudi cemaatinin de
kışkırtmaları ile kendisinden müslüman olması ya da öldürülmesi
arasında bir seçim yapması istenir. Sabetay Sevi müslüman olur,
kendisine inanan iki yüz ailelik bir grubunda islam dinine geçmeleri
gerektiğini söyler. Sevi’nin emriyle Selanik şehrine yerleşen bu
kişiler dışta müslüman fakat gündelik hayatlarında kabbala (mistik
yahudiliğin gelenek anlamına gelen) nın temel olarak alındığı yeni bir
dini sitem içinde yaşamaya başlarlar.
Bu dini sistemi devam
ettiren kişilere tarihçiler çeşitli isimler takmışlardır. Sabetay
Sevi’yi takip eden ve onun dini yorumlarının ışığında mistik bir yahudi
yaşantısını uygulayan bu kişiler genel olarak Sabetaycı olarak
adlandırılırlar. Türkiye’de kendilerine gerçek anlamda dinlerini
değiştirmedikleri için “dönmeler” ya da sabetayistler ya da
Osmanlıca’da ki kibar bir ifade tarzıyla da Avdetiler denmektedir.
Sabetaycılar ise kendilerini, yahudilerden ayırmak ve kendi
fikirlerinin gerçek yahudilik olduğunu belirtmek amacı ile ibranice
karşılığı inananlar olan maminim kelimesi ile ifade ederler. Biz bu
mahkeme süresince yapılacak savunmalarımızda “Sabetaycı” ifadesini
İngilizcede kullanılan Sabetians ifadesine karşılık olarak
kullanacağız.
Sabetaycılık öncelikle yahudi dininin temel
doktrinlerini kabul eder, her ne kadar Sabetay Sevi zamanında yahudi
yasalarının bazı temel kurallarının kaldırıldığı belirtilmişse de
mesihin ölümü ile beraber Tevrat hükümleri yeniden geri döneceğinden,
Sevi’nin ölümü sonrasında da bu prensip korunmuştur. Nitekim uzun
yıllar Şişli Terakki’nin yıkılan binasının bodrum katında faaliyet
gösteren sinagoglarda da Şabat, Pesah ve diğer tüm yahudi bayramları
ortadoks inanca paralel bir şekilde kutlanmıştır.
Sevi’nin bu
temel prensipleri dışında onsekiz emirlik yasaları vardır. Bunlar on
emrin daha geniş anlamda ifade edilmelerinden başka bir şey değildir.
Bu yasaların temeline bakıldığında ek kuralların özellikle cemaat
mensubu olmayan kişilerle evlilik yapmayı yasakladığı hemen
farkedilecektir, bu sebeple sabetaycılar yahudi dininin esası olan kanı
muhafaza etmeyi yüzyıllar boyunca sadece cemaatiçi evlilikler yapmak
sureti ile muhaza etmeyi başarmışlardır. Nitekim Sayın Müşteki Haluk
Arığ başta olmak üzere Terakki Vakfı’nın değerli yönetim kurulu üyeleri
olan Nafiz Can Paker ve Lütfü Paker de bu kurala sıkı sıkı uyarak yine
cemaat mensubu olan kişlerle evlenmişlerdir. Bu cemaat aslen yahudi
olduğu için sadece kendi ırksal karakterlerini gösteren kişilerle
evlilikler yapmıştır. Böylelikle Israeloğulları soyundan gelme
özelliklerini kaybetmemiş olduklarından da yahudi karakterlerini
korumayı başarmışlardır. Bugün elimizde mevcut olan soy ağaçları bunu
en güzel şekilde ispatlamaktadır. Sabetaycılar yirminci yüzyıla gelene
kadar dini açıdan bölünmeler yaşamışlardır. Aslında tamamen dini bir
hareket olan sabetaycılık düşüncesi içinde bu tip ayrılmaların olması
kaçınılmaz olmuştur. Bu ayrılıklar sonucunda sabetaycılar üç cemaate
bölünmüşlerdir.
1-Grup; Sabetay Sevi’yi aynen
takip eden ve hiçbir şekilde onun dini öğretisinin dışına çıkmayan
Kapancılar Grubu’dur. Kapancılar grubu İzmirliler ya da Papular
olarakta adlandırılmaktadırlar. Bu grubun üyeleri onsekiz emirlik
kurallara harfiyen uymaktadırlar. Özellikle 20. yy ın ikinci yarısının
başlarında bulunan ve İsrael’e gönderilen sabetaycı kaynaklar üzerinde
araştırmalar yapan İsrael’li tarihçiler bu cemaatin dinsel fikirlerinin
yahudiliğe olan ilgisini gördüklerinde çok şaşırmışlardır. Yazdıkları
tüm araştırmalarda da bunu ifade etmişlerdir. Kapancılar grubu yirminci
yüzyıla gelene kadar özellikle İttihat Terakki ve Cumhuriyet
dönemlerinde önemli siyasi roller üslenmiş bir gruptur. Bu gruba mensup
olan Sabiha Sertel, Halil Ali Bezmen, Haluk Arığ, Can Paker , İlter Turan, Osman ve Mehmet Kapancı gibi şahsiyetler taşıdıkları önemli siyasi misyon sebebi ile sık sık araştırmalara konu olmuşlardır.
2. Grup ;
olan Karakaşlar Sabetay Sevi’nin ruhunun yeni bir tecellisi olarak
gördükleri Osman Baba isimli bir kişinin hareketin lideri olduğuna
inanırlar. Onlara göre Mesih reenkarne olmuştur. Karakaşlar’ın dini
teorileri Sabetay Sevi’den sonra gelen hahamlar tarafından
oluşturulmuştur. Gündelik dualarında kullandıkları ispanyolca ve
ibranice metinlerde genelde hep Osman Baba için okunan dualar
bulunmaktadır. Bu grubun üyeleri de Türkiye’nin kuruluşu sırasında
önemli görevler almışlardır. Maliye Bakanı Cavid, Faik Nüzhet, Prof. Muslihiddin Adil Taylan, İsmail Cem İpekçi, Abdi İpekçi gibi isimler bu cematte köken olarak bağlı olan ailelerden gelmektedir.
3. Grup
ise Yakubiler’dir. Sabetay Sevi’nin kayınbiraderi olan ve kendisinin
ölümü sonrasında cemaat reisliği yapmış bulunan Yakov Qerido isimli
kişinin yine Karakaşlarda Osman Baba’nın dini anlamına benzer bir
şekilde Mesihin reenkarnesi olduğuna inanırlar. Bu grubun üyeleri
özellikle bürokrasi alanında önemli görevler almışlardır. Prof. Emre Gönensay, Dinç Bilgin, Abdurrahman Arif Bilgin, Şevket Bilgin, Emin Kalafat
(D.P kurucusu ve eski devlet Bakanı) gibi isimleri bu grubun köken
olarak önemli şahsiyetleri arasında sayabiliriz. Sabetaycılığın dinsel
karakteri özellikle yahudi ve islam dünyasının teologları arasında uzun
uzun tartışılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 07.08.200 tarih
B02.1.DİB.0.10-21/1119 nolu yazısına istinaden sabetaycılığın bir islam
mezhebi ya da tarikatı olmadığı ve islam düşüncesi içinde de yer
almadığı açıkça belirtilmiştir. İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi,
02.11.200 Tarih ve Esas No: 2000/395 ve Karar No:2000/595 nolu kararı
ile benim şahsen yaptığım nüfus kağıdımdaki din hanemin müslüman
olmaması gerektiği şeklindeki iddiamı dikkate almış ve sabetaycı
kökenden gelmem sebebiyle beni yahudi olarak kabul etmiştir. Hiç
kuşkusuz ki bu karar sabetaycılığın yargı erki tarafından yahudilik
olarak kabul edilmesi sonucunu beraberinde getirmektedir. Bu karar
aslında tarihi bir karardır , neredeyse üç yüz seneye yakın bir zaman
sonra sabetaycılar yahudi olarak mahkeme kararı ile tescil
edilmişlerdir Yahudi dininin, yahudilerin ve tüm dünyadaki yahudi
varlığının doğal sahibi olarak bugün varolan İsrael Devleti’nin
sabetaycılığa bakışı nedir? Bunu iki ayrı kategoride değerlendirmek
gerekmektedir: Bu kategoriler laik ve dinsel olarak
adlandırılmaktadırlar.
Yahudi dininin sabetaycılığa bakışında
iki kurum önem arzetmektedir. İlk kurum tüm Sefarad (Akdeniz ve çevre
ülkelerde yaşayan yahudiler. Türkiye yahudilerinin de büyük çoğunluğu
bu gruba dahildir) dünyasının dini lideri olan İsrael Devleti Sefarad
hahambaşılığı makamının kararıdır. Sefarad hahambaşılık 1990 yılından
beri benim kendisine yaptığım tüm resmi başvurulara karşılık konuyu
dini konseye getirmemiştir, Fakat bunun temel nedeni şudur: Diaspora’da
(Israel dışında) yaşayan bir toplumun veya kişiliğinin yahudi olma
kararı, o ülkede bulunan hahambaşılık atlanarak verilememektedir.
Bu
sebeple konu İsrael Bet Dini’nin önüne hiç getirilmemiştir. Bu sebeple
yahudi din adamlarının bu bakışı yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin bir
kurumu olan ve resmen Beyoğlu Kaymaklamlığına bağlı olarak faaliyet
gösteren Türkiye Hahambaşılığı’nın tavrı önem arzetmektedir. Türkiye
Hahambaşılığı Türkiye’de yaşayan ve müslüman din hanesine sahip bir
kişiyi musevi dini üyesi yapamaz. Bu karar 1492 yılında Osmanlı
topraklarına kabul ediliş sırasında bir şükran ifadesi olarak
alınmıştır. Türkiye Hahambaşılığı ve Türkiye yahudi topluluğu her zaman
millet-i sadıka (sadık millet) olarak Osmanlı devletinde ifade
edilmiştir. Bunun yanısıra benim dışımda da hiçbir sabetaycı kökenli
Türkiye Hahambaşılığı’na yahudi olmak için resmi bir başvuruda
bulunmamıştır. Bu sebeple konunun Bet Din denilen yüksek dini konseye
de intikali söz konusu olmamıştır. Ama yukarıda zikrettiğim mahkeme
kararı neticesinde Türkiye Hahambaşılığı benim yaklaşık bir yıl süren
İsrael’deki dini eğitimimi dikkate almak sureti ile Anayasal bir hak
olan mahkeme kararını uygulamış ve beni resmen yahudi olarak kabul
etmiştir.
Fakat tüm bunlara rağmen yahudi din adamlarının
sabetaycılığa bakışı konusunda mutabık oldukları nokta sabetaycılığın
yahudi kökenli bir dini hareket olduğudur. Müflis işadamı Halil Ali Bezmen’in
ABD de yaptığı “ Yahudi olduğum için Türkiye’de baskı görmekteyim”
iddiasına karşılık Türkiye Hahambaşılığı bu konuda yaptığı 1995
yılındaki açıklamasında sabetaycılığın teknik olarak yahudi dininde yar
almadığını belirtmiş olmakla beraber açıkça yahudi değillerdir
ibaresini kullanmamıştır. Bunun en büyük nedeni de hahambaşılığın bu
konuda daha evvel Osmanlı Devleti döneminde verdiği belgelere
dayanmaktadır. Yazar Avraham Galante’nin “Sabetaycıların Gelenekleri”
adıyla da Türkçeye çevrilen kitabında da açıkça belirtildiği üzere
(Sabetay Sevi ve Sabetaycıları Gelenekleri / Prof. Abraham Galante /
Türkçe Tercümesi: Erdoğan Ağca / Zvi-Geyik Yayınları / İstanbul 2000
sayfa: 105-109 dan) Sultan İkinci Hamid bu konuda İstanbul hahambaşısı
‘ndan bilgi istemiştir ve kendisine bir rapor takdim edilmiştir. Bu
konuda Galante’ nin kitabında yer alan ifade şu şekildedir: “Sabetay’ın
yahudilerle hiçbir ilişkisi olmayan müritler edinmiş sahte bir Mesih
olduğunu söylemiştir. Daha fazla bilgi için Selanik hahambaşılığına
mektup yazan İstanbul Hahambaşılık kaymakamı Sevi’nin hayatına ilişkin
bir mektup yazmıştır”
Görülmektedir ki Türkiye’deki kamuoyu
baskısı ve halkın gizli bir cemiyete karşı olan alakası sonucunda
Türkiye Hahambaşılığı sabetaycılık konusunda net bir açıklama yapmaktan
kaçınmaktadır Ama en önemlisi yukarıda da ayrıntılı olarak anlattığım
gibi temel neden Türkiye’de yaşayan müslümanların her ne sebeple olursa
olsun yahudi dinine geçişleri konusunda karar vermeme alkesidir.
Kuşkusuz ki bu bu devlete her yönüyle bağlı olan bir toplumun en büyük
şükran ifadesi olarak görülmelidir. Bu sebeple gizli bir cemaatin
mensubu olduğunu reddeden ve sabetaycı kökenli bir cemaat okulunun
idarecisi olan bu kişilerin yalan beyanlarının tespiti için
mahkemenizin konuyu Türkiye Hahambaşılığı başta olmak üzere tüm devlet
kurumlarından (Başbakanlık, MİT müsteşarlığı, İçişleri bakanlığı gibi)
bu konuda bilgi talebinde bulunmasını arz ederim Türkiye dışında
yaşayan yahudi din adamları ve telogları ise sabetaycılığın yahudi
kökenini redetmedikleri gibi sabetaycılığı gizlenmiş bir yahudi
tarikatı olarak ele almaktadırlar. İsrael Bilimler Akademisi başkanlığı
da yapmış olan sabetaycılık konusunda uzman bir araştırmacı olan Prof.
Gershom G. Scholem sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğunu
bildirmektedir. Kendisinin Ankara İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 30.
cildinde Türkçe tercümesi yer alan “Gizli Yahudi Cemaati: Türkiye
Dönmeleri” isimli makalesi bu konuyu en güzel özetleyen bir örnek
olarak gösterilebilinir. Bu makalede yer alan şu ifade çok önemlidir:
“Mensupları resmen Müslüman olmuş, fakat kalben Yahudi kalarak özel bir
yahudi türünü oluşturmuşlardır”. Bugün İsrael’de yapılan araştırmalarda
da genel olarak kabul gören görüş ortadoks yahudi inancının dışında yer
alan sabetaycılığın bir yahudi tarikati olarak kabul edilmesi
gerektiğidir. Ekte sunulan Gershom G. Scholem’in “Gizli Bir Yahudi
Tarikati: Sabetaycılar” isimli makalesi de bunun önemli bir delilidir.
Yine bu konuda aynı yazarın “Mistik mesih: Sabetay Sevi” (Princeton
Uni.Press 1977) isimli çalışması başta olmak üzere diğer çalışmalarında
da bu düşünce ağırlıklı olarak yer almıştır. Sabetaycılığın bir yahudi
düşüncesi olduğuna ilişkin aşağıdaki kaynaklarda örnek olarak
verilebilir:
Gerchom G. Sholem / “ The Mystical Messiah: Sabbtai Zwi/ Princeton Uni. Press 1977
Gerchom G. Sholem / On the Kabbalah and its Symbolism / Schocken Books 1965
Gerchom G. Sholem Mojor Trends in Jewish Mysticism / Schocken Books 1995
Yahudiliğin
sabetaycılığa bakışını ele alacağımız ikinci nokta ise resmi dini
otoritelerin dışında yer alan yahudi kökenli aydınların ve laik
yahudilerin bakış açılarıdır: Bir yahudi tarikatı olan sabetaycılık
yahudi dininin bir parçası olmasının yanısıra aynı zamanda yahudi
toplumunun ve bununla beraber yahudi kültürünün de bir parçasıdır. Bu
sebeple yahudi kökenli kişilerin sabetaycıları ve sabetaycılığı
kendilerine ait bir dini hareket olarak görmeleri de bir gerçeğin
ifadesidir. Bu konuda yazılmış olan ve hakikaten fevkalade güzel bir
şekilde konuyu özetleyen Türkiye Yahudi Cemaati’nin haftalık basın
organı olan Şalom Gazetesi’nde 16.08.1995 tarihinde yayımlanmış olan
Lizi Behmuaras’a ait “Tabular Yıkılırsa Yıkılsın” isimli makalenin
içinde yer alan karikatür aynı zamanda yukarıda ifade ettiğimiz
gerçeğin de bir kanuıtıdır. Burada aynı simada iki kişi çizilmiş ve
biri diğerine Naeber Mehmet derken diğeri Valla bildiğin gibi Moiz diye
cevap vermektedir.
Görülmektedir ki sabetaycılık konusunda
yahudi yazarlarda aynı fikri paylaşmaktadırlar. Bunun haricinde yine
Şalom Gazetesi’nde tarihinde yayımlanan Yom Tov Ben Sason ve Erol Coşkun
imzalı dört sayı boyunca süren “Sabetay Sevi“ isimli dizi yazıda da
sabetaycıların yahudi kökenleri özellikle vurgulanmıştır. Hiç kuşkusuz
ki bu yazıların haricinde Israel’de Aki Yeruşalayim isimli dergide yer
alan ve Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Kasım 2000 Tarihli 200011
sayısında Türkçeye tercüme edilerek yayımlanan Moşe Sevilla Şaron’un “
Dönmeler” isimli makalesinde ki şu satırlar özellikle iddialarımı
kuvvetlendirmektedir: “Dönmeler artık “büyük bir sır“ olmaktan çıkan
sırlarının daha fazla açığa çıkacağı kaygısıyla , bu sorunu Türk
basınının gündeminden çıkarmak istiyorlardı. O günlerin yeni bir
devletin , birleşmiş ve tümüyle “Türk” olan yeni bir ulusun kurulduğu
günler olması nedeniyle , dönmeler, ekonomik ve siyasal yaşamdan
uzaklaştırılmamaları için fazla deşifre olmak istemiyorlardı.
Acaba
1984 yılında, yani Sabetay Sevi’nin ölümünden üçyüz yıldan fazla bir
süre sonra bugun de dönmeler var mı? Bu sorunun yanıtı açık ve seçik
olarak evettir. İstanbul’da çeşitli tarihlerde görüşme fırsatını
bulduğum ve hala saklayacak bir şeyleri olan dönme dostlarımdan birini
ziyaret ettiğimde , büyük annesi bana ibranice bilip bilmediğimi sordu.
Bu dili bildiğimi söylediğimde , derin bir özlemin yansıdığı hüzünlü
gözlerle bana Türkçe olarak şöyle dedi; “Lashom ne demek biliyor
musun?” Sonra da yanıtını beklemeden kafasını çevirdi, ama onun nje
olduğunu ona açıklamaya başladığımda, söylediklerimi zaten
biliyormuşcasına tatlı bir gülümsemeyle baktı bana. “Lashon”u ya da
Lashon Ha Kodeş’i yani kutsal dil olarak tanımlanan İbraniceyi hala
hatırlıyordu.
Sabetaycılar konusunda Türkiye Yahudilerinin
Osmanlı topraklarına gelişlerinin beşyüzüncü yılını kutlama
organizasyonunu üslenen 500. Yıl vakfı koordinatörü sayın Bay Harry
Ojalvo Aksiyon dergisi’nin 23-29 Mayıs 1998 Tarihli sayısında şunları
söylemektedir. “Türkiye eğer bugün 65 Milyon oldu ise ve o devirde 50
bin kişi müslümanlığı kabul etti ise, nispet itibariyle bugün yahudi
kökenli birbuçuk milyon Türk’ün bulunması gerekli. Yahudi kökenli
olarak Sebati devrinden gelme nitekim hepimizin tanıdığı bugün
dışişleri bakanımız olan İsmail Cem İpekçi var. O Sebatidir. Coşkun Kırca
var. Epeyi insan var.” Yine musevi kökenli araştırmacı yazar Rifat N.
Bali Aksiyon Dergisi’nin 26.08-01.09.2000 tarihli sayısında
sabetaycılarla ilgili şunları söylemektedir: “Bence bugün dönmelik
konusu Türkiye gündeminden düşmüştür. Çünkü dönmeliği temsil eden,
tartışmalı, ateşli polemikler yapan insanlar kalmadı. Bir Yalman’ın
eşdeğeri bugün yok. (..)
Sabetaycılar Batıya, Batılı yaşam
tarzına taraf oldular ve bu yaşam tarzını Türk toplumuna getirmeye
uğraştılar. Örneğin İpekçilerin ilk sinema salonlarını açmaları ve
burada Batılı yaşam tarzını gösteren filmlerin gösterimi ve Yalman’ın
ateşli ve saldırgan bir laik oluşu...”Tüm bunlar da göstermektedir ki
sabetaycılık sadece yahudi dininin içinden çıkmış bir hareket değil ve
aynı zamanda da halen devam eden ve yahudi dininin tüm karakterlerini
eksiksiz olarak taşıyan bir harekettir ve bir yahudi tarikatıdır. Bu
savunmada yer alan diğer ve çok önemli bir noktada sabetaycıların
sabetaycılık konusunda ki düşünceleridir. Acaba bugüne kadar özellikle
Türkiye, İsrael ve ABD basınında ve medyasında yapılan sabetaycılık
tartışmaları sadece benim bu olayları yazmamdan mı kaynaklanmaktadır ve
sadece benim merkezimde mi olaylar dönmektedir? Yoksa benim dışımda da
sabetaycılık konusunda konuşan başka cemaat mensupları da olmuş mudur?
Sabetaycılık hala yaşamakta mıdır, aileler köken olarak sabetaycı
geçmişlerini kabul etmekte midirler?
Bu bölümde sabetaycı
kökenli kişilerin vermiş oldukları mülakatlara bakalım: İlk önce
Sabetaycı hareketin önemli dini liderlerini yetiştirmiş olan Arığ
ailesine mensup ve aynı zamanda Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu
Başkanı Sayın Haluk Arığ’ın eşi Fatoş Arığ’ın 05.10.1997 tarihli Gazete
Pazar’da gazeteci Leyla Neyzi ile yaptığı “Selanikli Kim” başlıklı
yazıya bakalım.
Bu yazıyı nakletmeden burada önemli bir noktayı
hemen vurgulamak istiyorum: Yeminli Mali Müşavir (Aynı zamanda Dinç
Bilgin’in müşaviri ve akıl hocası olduğunu Hürriyet Gazetesi’nin
11.12.2000 tarihli İstanbul Eki’nde kabul etmektedir) Haluk Arığ
ailesinin de baskısı ile sabetaycı kökenli bir aileden gelen ve annesi
babası inançlı bir sabetaycı olan Fatoş Hanım ile dünya evine
girmiştir. Sayın Arığ’ın Terakki Vakfı’na girmesi de yine sabetaycı
olan kayınpaderinin ve devrin atanınmış avukatlarından Reşat Atabek’in
sayesinde olmuştur. Nitekim sayın Atabek sayın Arığ’ın Hür ve Kabul
Edilmiş Türkiye Büyük Locası’na intisabını da sağlamıştır. Zaten sayın
Arığ’ın yıllardır Terakki Vakfı’nı yönetmesinin de nedeni tamamen bu
cemaat ilişkileridir.
Şimdi eşi Sayın Fatma (Fatoş- Rahel) Arığ’ın aşağıdaki sözlerine bakalım:
“Kendi
çocuğu olduğunda, Fatma Hanım çok farklı bir yöntem izler. Kızına
geçmişi anlatarak, kendisi “hiçbir şey işte“ olsa , ailesinin ve
cemaatinin kökenlerini bilmesi ve bu geçmişten dolayı gurur duyması
gerektiğini aşılar. (..) Bu kültürü yok saymaktansa, iyi tafalarını
görmek ve bununla da iftihar etmek lazım. (..) Tam bir azınlık
psikolojisi olarak sosyal dayanışma bizim ailede de devam ediyordu.
Kötü gün dediğinizde bir bakıyorsunuz o grup tamamen bir arada.
“Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem İpekçi’nin
birinci dereceden yakın akrabası olan modacı sayın Cemil İpekçi’nin
Aksiyon Dergisi’ nin 18/24 Eylül 1999 tarihli 250. sayısında yer alan
demecinde ise şunlar açıklanmaktadır: “Cemil İpekçi Sabetay Sevi’nin
dört çocuğundan biri olan Osman’ın
soyundan geliyor. İpekçi’nin anlattığına göre diğer kardeşlerin
soyundan gelenler arasında ise bugünün tanınmış aileleri bulunuyor. Dilber, Germen, Bezmen, Tokay ve Atabek’ler.“
Evet
üçyüzelli yıllık suskunluk bozulmuş, ve sabetaycı kökenli aydınlar
kendilerini artık daha rahat ifade edebilmek istemişlerdir. Tabiiki bu
insanların korkusuzca bir cemaat baskısından uzakta açıklama
yapabilmeleri çokta mümkün değildir. Ama gerçek olan bir noktada vardır
ki tüm buna rağmen insanlar olabildiğince konuyu
açıklayabilmektedirler. Fakat bu konuda yapılmış en kapsamlı çalışma
Fransız basın mensupları Michael Blumenthall ile Michael Grosman’ın
yapmış oldukları “Son Dönmeler”
isimli film çalışmasıdır. Ben bu filmi gördüm ve fakat bir yemin
sonucunda gördüğüm için filmin bir kopyasını alarak mahkemenize
sunamadım. Bu film yapımcıları tarafından özellikle Türkiye’de
satılmamaktadır. Bu filmle ilgili olarak Gazete Pazar’ın 23.02.1997
tarihli sayısında “Biri Bana Dönmesin Dedi, Bir Şey Anlamadım” başlığı
ile yayımlanan bir yazıda bu filmle ilgili olarak film yapımcılarının
demeçlerine uzun uzun yer verilmektedir. Bu filmde ondan fazla
sabetaycı konuşmalar yapmış, pek çoğu musevi kökenlerini ve inançlarını
belirtmiştir. Bu konuda yine bana isnat edilen suçlara karşılık olarak
benim savunma iddialarım gerçekleşmektedir.
Bu arada ben kendi
kitabımdan da bahsetmek istiyorum. Belge Yayınları tarafından
yayımlanan ve 2000 yılında yedinci baskısı yapılan “Evet ben
Selanikliyim” isimli kitabımda uzun uzun ailelerle yaptığım
konuşmalardan elde ettiğim bilgileri yazdım. Bu çalışmalar sırasında
Karakaşlar cemaatine mensup bazı hahamların bana vermiş olduğu bilgiler
arasında Paker ve Arığ aileleri ile olan bilgilerde mevcuttur.
Benim
bir araştırmacı olarak ulaştığım sonuç şudur: Sabetaycı cemaatin
Kapancılar kolu ağırlıklı olarak simile olmuş gibi görünse de halen
Şişli terakki Lisesi’nin başında bulunan Yönetim Kurulu’nun sabetaycı
kökenli üyelerinin başkanlık ettiği bir kurul tarafından cemaate ait
mallar yönetilmektedir. Bu kişiler ailelerinin dini kökenlerinden de
faydalanarak birtakım menfaat teminlerine gitmektedirler. Bir kamu malı
olan Vakıf Üyesi oldukları halde mal bildiriminde bulunmamaktadırlar,
yurtdışında bulunan servetlerini açıklamamaktadırlar, bir de sayın Can
Paker gibi Tusiad başta olmak üzere bazı iş gruplarının içinde Etik
Konsey üyesi gibi payeler almaktadırlar. Fakat gerçek amaçları ne
olursa olsun bu kişiler sabetaycıdırlar ve Sabetay Sevi’nin
itikatlerine göre yaşamaktadırlar ve hukuka ve vicdana aykırı olarak
bir cemaat malına tecavüz etmektedirler.
Sabetaycı cemaatin
tekrar tarihçesine dönersek;1924 Yılına kadar Sabetaycılar üç ayrı grup
halinde yaşantılarını devam ettirmişlerdir. Genelde Selanik başta olmak üzere İstanbul, İzmir, Sofya, Üsküp
gibi şehirlerde küçük cemaatler halinde yaşamışlardır. 1924 mübadelesi
ile birlikte Türkiye’ye getirilen islam uyruklu Osmanlı vatandaşları
içinde yer almışlarıdr. Cumhuriyet Dönemi Devlet arşivlerinde
sabetaycılık konusuna ilişkin belgeler bulunmamaktadır. Bu konuda ekli
listede görülen yazışmalardan da anlaşılacağı üzere sabetaycların
varlığını araştırıp bu konuda bilgi verebilme durumunda olan
bakanlıklara yaptığım yazılı başvurular sonunda şu yanıtları aldım.
Vakıflar
Genel Müdürlüğü’nün 04.08.2000 Tarih ve 17456 nolu yazısı ile, “Sabetay
Düşüncesi ve İnanışı ile ilgili olarak bir vakıf ve belge kaydına
raslanmadığı bildirilmiştir”. Bu noktada şunun belirtilmesi gerekiyor.
1942 de Varlık Vergisi uygulamaları sırasında “ D “ grubu olarak
mütalaa edilen Türkiye’li sabetaycılardan müslümanlardan alınandan daha
fazla bir vergi talep edilmişti. Kendisinden bu oranda vergi alınan
aileler arasında yer alan Bezmen, Refiğ gibi aileler Şişli Terakki
Lisesi’nin kurucusu olan ailelerdi. Acaba bu kişiler hangi kriterlere
göre fazla vergi ödemek zorunda kalmışlardı? Yine, diyanet işleri
başkanlığından da benzer bir cevap alınmıştır. Fakat kendisine başvuru
yapılan Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, dilekçelerimize yanıt
vermediklerinden devletin bu teşkilatlarında sabetaycılıkla ilgili
belge olup olmadığını bilemiyoruz. Yüce Mahkemenizden talebimiz yargı
erki yolu ile ilgili bakanlıklardan bilgi istenmesinin sağlanmasıdır.
1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’nun yerel tahrir
komisyonlarında uygulaması sırasında sabetaycılar “ D” adı verilen özel
bir grupta mütalaa edilmişlerdir.
Dönemin İstanbul Defterdarı olan Faik Ökte “Varlık Vergisi Faciası“ isimli kitabında (Faik Ökte / Varlık Vergisi Faciası / Nebioğlu
Yayınevi Tarihsiz) şunları yazıyor. “ Bu seyahatte Merkezin şifahi
emriyle “ Dönmeler “ için bir D grubu ihdas edilmiştir. Bunların
vergisi M grubunun iki misli olacaktı. Bunun neticesi olarak cetveller
daha sıkı tarandı ve bir kısım D ler adi cetvellerden alınarak
fevkalade sınıfa ithal olundu. (Sayfa 85).
Eski defterdar
Ökte’nin bu sözleri devlet kayıtlarında sabetaycıılıkla ilgili belge
olmadığını yazılı olarak bildiren bakanlıkların dikkatine
sunulmaktadır. Sabetaycıların nasıl tespit edildikleri ve varlıklarının
nasıl özel bir tarhiyat konusu yapıldığı meselesi halen tarihin
bilinmeyen esrarengiz bir sayfasını oluşturmaktadır. Bilinen odur ki
sabetaycılar aynı verginin mükellefi konumunda olan müslüman ve
gayrımüslim unsurlardan farklı bir oranda vergiye tabii olmuşlardır.
Dönemin yer alan bazı rivayetlerine göre Selanik’ten İstanbul’a
getirilen nüfus defterlerinde (bunlar Eminönü, Bakırköy, Şişli
nüfüs idareleri başta olmak üzere kayıtlıdır), sabetaycı kökenli
Selanikliler’in nüfus kayıtlarında “ D “ ibaresi bulunduğu iddiaları
vardır. Hatta bu ibareye sahip kişlerin 1950 li yıllara kadar muvazzaf
subay, savcı, hakim gibi kamu görevlerine aday olamadıkları, bu sebeple
nüfus kayıtlarını başka şehirlere naklettikleri iddiları da vardır. Bu
sebeple Mahkemenizin ilgili nüfus idarelerinden geçmişe ait bu
kayıtları bulmalarının sağlanmasını talep etmekteyiz.
Sabetaycı
cemaat üyeleri 1942 ye kadar tek parti döneminin ideologları arasında
yer almışlardır. 1946 da ki Demokrat Parti hareketiyle beraber Ahmet
Emin Yalman, Arif Bilgin gibi yakubi koluna mensup kişiler açıkça D.P
hareketini desteklemişlerdir.Bu kişilerin o dönemde kendilerine ait
olan Vatan ve Yeni Asır gibi gazetelerde yazdıkları yazılar bunun
örneğini teşkil etmektedir. Sabetaycı hareket toplum içindeki
tanınmışlığını 1970’lerden sonra kaybetmeye başlamıştır. Konu daha
ziyade İsrael ve A.B.D başta olmak üzere bu ülkedeki bilimsel dergi ve
konferanslarda işlenmiştir. Fakat bu hareketin varlığının bittiğini
göstermez.
Sabetaycı hareket ondokuzuncu yüzyılın başlarından
itibaren ciddi bir değişim süreci yaşamaya başlar. Cemaatler Osmanlı
Devleti’nin dışa açık kapısı niteliğindeki Selanik şehrinde yaşıyor
olmaları sebebi ile özellikle Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan
fkirlerden direkt etkilenen bir hale gelirler. Bu fikirler o zamanki
cemaat liderlerini bazı yeni radikal kararlar almaya zorlamıştır. Böyle
bir yapı içinde sabetaycı liderlerin en önem verdikleri husus eğitim
olmaktadır. Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi
okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık
vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de
tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç
kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara
ulaşacak.
Sabetaycılar hareketin başlarından
itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini
eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının
kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı
kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı
verici boyutlara ulaşır.
Sayın Nafiz Can Paker’in şahsıma karşı açmış olduğu davanın özellikle kendi ikametgahı olan Kadıköy semti adliyesi’nde açılmış olması dikkat çekicidir. Zira bu dava salt benim yazmış olduğum sabetaycılık yyzılarından kaynaklanmamaktadır. Bu davanın esası; yaklaşık iki yıla yakın bir zamandır İstanbul Asdliyeleri’nde devam eden bir yolsuzluk hakkındaki ceza ve tazminat davalarının bir uzantısıdır. Bu sebeple bu davaların esbabı bilinmeden şahsımın içine düşürülmek istendiği durumu tam olarak anlayabilmek mümkün değildir.
Sayın Can Paker kuruluşu 19. yy’ın sonlarında Selanik’e dayanan Terakki Mektebi’nin bugün Türkiye’de ki şekliyle Terakki Vakfı’na ait olan Şişli Terakki Lisesi’nin bağlı olduğu Terakki Vakfı’nın Genel Kurul üyesidir. Bu okulun İstanbul Teşvikiye’de bulunan 3.000 metrakelerelik alana yayılmış olan ve bu gün tamamen yıkılmış bulunan binası Sayın Paker’in de içinde yeraldığı bir grup Genel Kurul üyesi tarafından Sabah Gazetesi sahibi sabetaycı, yakubi kökenli ve hakkında Etibank yolsuzluğu nedeniyle soruşturmalar bulunan Dinç Bilgin’in ortağı Nevzat Ak’a ucuz yolla verilmek istenmiştir. Bu sebeple bu davanın da Terakki olayı ile yakın bir ilgisi vardır.
Okulun kurucusu olan, bir eğitim gönüllüsü, kendini sabetaycı harekete vakfetmiş ve bu hareketin içinde yeralmış bir din adamı olan Rabbi Şimon Zwi (Şemsi Efendi) benim de büyük büyükbabamdır. Bu sebeple onunla aynı aileden gelmem hasabiyle Terakki vakfı’nın ve mülklerinin içine düşürülmeye çalışıldığı kötü durumla yakınen ilgilenmekteyim. Bilindiği üzere Şemsi Efendi büyük Atatürk’ün de öğretmeni olmuş ve onun anılarında yer almıştır. Fakat ben Vakıf üyesi olmadığım için adli makamlarda bir dava açmam da sözkonusu olamamıştır. Bu sebeple konuyla ilgili Türk Basını’nı bilgilendirmek suretiyle bir çaba içine girdim.
Şemsi Efendi bir din adamıdır, bir hahamdır. Bu sebeple ilk anda cemaat gençlerinin rahatlıkla dini eğitim alacakları bir okul kurmayı tasarlar. Nitekim modern tarzda eğitim veren ve eğitim Tarihimize geçen Selanik’te kurulan ilk çağdaş eğitim yuvasını kurar.
Kapancılar Grubu Şemsi Efendi mektebini ilk anından itibaren desteklemişlerdir. Hatta cemaatin zengin üyeleri bunun daha da geliştirilerek köklü bir eğitim müessesesi haline getirilmesi için uğraşmışlardır. Nitekim daha sonra vakıf haline getirilen Selanik Terakki Mektebi -ki bugünkü adıyla Şişli Terakki Lisesi’dir- nin tarihçesini anlatan ve okul tarafından yayımlanan (Terakki Vakfı Şişli Terakki Lisesi’nin Dünü Bugünü Yarını 1879-1979) isimli kitapta (baskı Yılı: 1979) okulun temeli Şemsi Efendi mektebine dayandırılmaktadır.
Şemsi Efendi benim anne tarafından büyükbabamın büyükbabasıdır. Aileme ait olan eski ve tarihi cemaat belgelerinin bir bölümü de okulun kütüphanesindedir.
Okulun sabetaycı kökenli kişiler tarafından kurulduğunun diğer bir ispatı da aynı kaynakta yer alan kurucular listesinde de görülmektedir. Burada ismi geçen şu şahısların tamamı sabetaycıdır: Ahmet Kapancı , Osman İnayet, Yusuf Kapancı. Terakki Mektebi’nin Selanik’teki ilk kuruluşundan itibaren kat’i surette sabetaycı cemaate mensup olmayan kişiler bu okulun kurucuları arasına alınmamaktaydı. Bu sebeple yapılacak bir nüfus kaydı araştırmasında da kurucular arasındaki kan bağlı ve akrabalıklar da ortaya konabilecektir.
Sabetaycı cemaatin kapancılar grubu kendisini sadece okulu ile değil gündelik yaşantısı ile de diğer toplumsal gruplardan ayırmıştı. Nitekim 1931 de ki günlük gazetelerde başlayan sabetaycvılık tartışmalarının yarattığı tedirginliğe kadar sabetaycılar sadece Üsküdar’da ki Bülbülderesi mezarlığında gömülmekteydiler. Bu da yine dini bir nedene dayanmaktaydı. Yahudi dininin Tevrat’tan sonraki en önemli yazılı kaynağı olan Talmud’a göre Mesih tekrar bülbül seslerine gelecekti. Bu sebeple de sabetaycılar ihdas ettikleri özel bir mezarlıkta ölülerini kendi dini kurallarına göre gömmekteydiler. Bu sebeple okulun ilk kurucularından olup İstanbul’da ölen kişlerin mezarlarının da Bülbülderesi’nde Kapancılar grubuna mensup mezarlıkta olduğunu bilmekteyiz.
Gerekirse bu konuda yapılacak bir tespit bize bunu somut delillerle ispatlayacaktır. Yine okul tarafından yayımlanan aynı kaynağa göre, sabetaycı cemaat mensupları okulun kuruluşu sırasında Selanik’te yaşayan İtalyan teb’asına mensup Alatini Efendi isimli bir museviden de yardım istemişlerdir (bu kişi İttihat Terakki hareketine önemli yarımlarda bulunmuş bir kişidir), Alatini de bu cemaat üyelerinin de aslen musevi kökenli olmasından dolayı kendilerine yardım etmiştir. Kitabın 21. Sayfasına göre Emine Telci isimli hanım kızlar bölümünün yaptırılması için bir bina tahsis etmiştir. Bu hanım aynı zamanda Gazeteci Gülçin Telci’nin akrabası olup, okulun uzun yıllar vakıf üyeliğini yapan Halil Ali Bezmen Bey’in de kuzenidir. Bilindiği gibi Halil Ali Bezmen’in kendi ile aynı ismi taşıyan torunu ABD’de Sabetaycı olduğu için Türkiye’de baskı gördüğünü bildirmiştir. Büyük Babası olan Halil Ali Bezmen ise Şişli Terakki Lisesi Limited Şirketi’nin kurucularındandır. Kendisi gibi şirketin ortağı olan Fahri Refik Refiğ, Emin Lütfü Türel, Aziz Refik Refiğ, Dr. İbrahim Osman Güçer ve diğer tüm ortaklarda Selanik’te doğmuş sabetaycı kökenli kişlerdir.
Terakki Mektebinin bir cemaat okulu olduğunun ispatını belirleyen diğer bir noktada şudur:
3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocu
2009-09-21 02:16:06 - zalimlik beyinsizliktir araf 155 maide33 |
| Yazan: musa araf |
| ÖMRÜNÜZ ve AHİRETİNİZ BEREKETLİ BAYRAM OLSUN İNŞAALLAH. insanlığa hidayet, dünyaya barış ve adalet, müslimanlara ebedi saadet, sizlere bereketli kazançlar ve hayırlı-uzun ömürler duasıyla BAYRAMIMIZ MÜBAREK OLSUN "KuraniHayat ile yaşanılan bir ömür, Kuransız yaşanılan bin ömürden hayırlıdır" Geredevi Adem http://www.ademcevik.blogspot.com 05322467411 china13552275279 http://www.anayasakuran.com http://www.audioquran.net http://www.tevhidnesli.de dünyada 200 ülkeden sadece Türkiye insanları 14 ekim 1928 sabahı kalktıklarında cahil olarak uyandılar, latin alfabesini türk alfabesi diye UYUTTULAR. Kuran ile , taRİHLE ve islam milletiyle bağımızı koparmak için kuran-islam harflerini yazmayı-okumayı yasakladılar. 80 senedir beyinsizce yürütülen wqx harf yasağı maalesef devam!.beyinSİZler neden WC WWW X yasakLANMIYOR! Maide33 Araf155 HARF DEPREMİNİ YAPANLARI ve DEVAM ETTİRENLERİ KURAN ve BAŞÖRTÜ YASAKCILARINI LANETLİYORUZ aliimran87 Bakara191 Tevbe12-24-29 BirinciMeclisMuhibleri@gmail.com "TÜM ZALİMLERİ, inanca baskı yapanları,darbecileri,işgalcileri ve İNKARCILARI ALLAH, MELEKLER ve İNSANLAR LANETLİYOR ve Allah cehennemlik olduğu ültimotomunu veriyor MUTLAKA HER GÜN 1 ESKİ Türkçe KELİME ÖĞRENELİM KELİME SAVAŞCILARI http://selaniklikemalinrabbihahamsabetaist.blogspot.com/ ademgerede@gmail.com |
| Bağlantı |
2009-09-21 02:15:21 - ÖMRÜNÜZ ve AHİRETİNİZ BEREKETLİ BAYRAM OLSUN İNŞAALLAH. insanlığa hidayet, dünyaya barış ve adalet, müslimanlara ebedi saadet, sizlere bereketli kazançlar ve hayırlı-uzun ömürler duasıyla BAYRAMIMIZ MÜBAREK OLSUN "KuraniHayat ile yaşanılan bir ömür, |
| Yazan: musaaraf |
| ÖMRÜNÜZ ve AHİRETİNİZ BEREKETLİ BAYRAM OLSUN İNŞAALLAH. insanlığa hidayet, dünyaya barış ve adalet, müslimanlara ebedi saadet, sizlere bereketli kazançlar ve hayırlı-uzun ömürler duasıyla BAYRAMIMIZ MÜBAREK OLSUN "KuraniHayat ile yaşanılan bir ömür, Kuransız yaşanılan bin ömürden hayırlıdır" Geredevi Adem http://www.ademcevik.blogspot.com 05322467411 china13552275279 http://www.anayasakuran.com http://www.audioquran.net http://www.tevhidnesli.de dünyada 200 ülkeden sadece Türkiye insanları 14 ekim 1928 sabahı kalktıklarında cahil olarak uyandılar, latin alfabesini türk alfabesi diye UYUTTULAR. Kuran ile , taRİHLE ve islam milletiyle bağımızı koparmak için kuran-islam harflerini yazmayı-okumayı yasakladılar. 80 senedir beyinsizce yürütülen wqx harf yasağı maalesef devam!.beyinSİZler neden WC WWW X yasakLANMIYOR! Maide33 Araf155 HARF DEPREMİNİ YAPANLARI ve DEVAM ETTİRENLERİ KURAN ve BAŞÖRTÜ YASAKCILARINI LANETLİYORUZ aliimran87 Bakara191 Tevbe12-24-29 BirinciMeclisMuhibleri@gmail.com "TÜM ZALİMLERİ, inanca baskı yapanları,darbecileri,işgalcileri ve İNKARCILARI ALLAH, MELEKLER ve İNSANLAR LANETLİYOR ve Allah cehennemlik olduğu ültimotomunu veriyor MUTLAKA HER GÜN 1 ESKİ Türkçe KELİME ÖĞRENELİM KELİME SAVAŞCILARI http://selaniklikemalinrabbihahamsabetaist.blogspot.com/ ademgerede@gmail.com |
| Bağlantı |
2009-09-07 03:28:00 - www.MUHAFIZ.biz www.islamkonseyi.com www.tevhidnesli.de |
| Yazan: isimsiz |
| www.islamvehayat.com |
| Bağlantı |
2009-09-07 03:27:22 - www.MUHAFIZ.biz www.islamkonseyi.com www.tevhidnesli.de |
| Yazan: isimsiz |
| www.tevhidnesli.de www.islamvehayat.com |
| Bağlantı |