online

Yeterince uyumadık mı? İRTİBAT: cihanhakimiyeti@gmail.com
OlaYYoruM

22/4/2007

Masonluk, Dereceler ve Yükselme

MASONLUK DERECELERİNDE

KALMA SÜRELERİ

VE TERFÎ MEKANİZMASI

Süleyman YILDIZOĞLU

Doğu Strateji ve Tahlil Merkezi

Masonluk ve Gizli/Okült Teşkilatlar Masası

 

Masonluğa “tekris edilerek” alınan bir kimse, “Remzî” ve “felsefî” dereceler içinde yükselerek masonluğun en üst seviyesine (33. derece ve “ötesi...”) çıkabilir.

Bahsettiğimiz gibi, yükseliş, ancak bu iki şekil içinde safha safha gerçekleşebilir.

Bunlardan ilkinde (remzi dereceler) yükselme, derece grubları içinde, ikincisindeyse (felsefî dereceler) grub yükselmesi şeklinde gerçekleşir.

 

ırak” olarak masonluğu alınan birisi, sırasiyle “Kalfa”lığa ve sonra da “Usta-Üstad”lığa yükselir ki, buna “Operatif-Ameli masonluktan kalma tabirle, “Nafak artırımı” ismi verilir.

Remzi derecelerden felsefi derecelerin 4üncüsüne geçebilmek için, (Tekemmül-gelişim Localarına girebilmek için) adayın en az iki yıldan beri “Usta-Üstad” ve “Mavi Loca”nın faal bir azası olması gerekmektedir.

 

18. dereceden 19. dereceye (yani "Gül-Haç Şövalyeliğinden “Yüce İskoçyalı” derecesine) yükselişte Mason olan kişi, grub değiştirmiş olur.

Bir dereceden bir başka dereceye geçebilmek için belli bir süreyi geçirme ve Locasının toplantılarına (ki, en az yarısıdır) katılmış olmak en lüzumlu şartdır.

Derece yükseltmeleri, o dereceyi ilgilendiren felsefi meseleyi temsilen ve "İkâf” ismi verilen bir tören-ritüel/ayin ile yapılır.

 

"Türkiye Büyük Locası Tüzüğü”nün 102-109. maddelerine göre; “Çırak”lık mevzusunda masonik bilgileri eksiksiz edinmiş ve “Tekris”inden bir-1 sene geçmiş ve Locası’na devamlı gitmiş ve en az on-10 celsesinde hazır bulunmuş Çırak Birader’in “nafakası arttırılır”, “Kalfa”lığa çıkarılır.

 

2. Dereceye yükseliş: “Kalfa” olmuş Birader, kendi derecesinin bilgilerini öğrenmiş, Çırak’lığından başlayarak on-10 Çırak içtimaiyle, başka Localar dahil en az üç-3 Kalfa toplantısına katılmış ve “Hazine”ye borçsuz ve en az bir-1 senelik bekleme müddetini doldurmuşsa, “Usta-Üstad” derecesine yükseltilir.

Bu "Tüzük"e göre; "Çırak”lıkta en az 1 yıl, “Kalfa” derecesinde, yine en az 1 yıl ve 3. Derece yani “Usta-Üstad”lıkta da en az iki-2 sene geçmeden yükselmek mümkün değildir.

Bir masonun derece yükseltilmesi, "envarın mütealaası ve Üstad-ı Muhterem’in teklifi” ile olabilir ki, “envar”dan kasıt, (bu 2. dereceye yükselmek içindir.) Loca’daki diğer Biraderlerin, yükseltilecek mason için serdedeceği fikirlerdir.

Müsbet karar çıkarsa, mason, kesin karar verilmesi için “İkinci derece hücresi”ne “itilir.”

"Kalfa"lıktan “Üstad”lığa yükseliş de böyle olmakla beraber, kararda Çıraklar bulunamaz.

Karar müsbet çıkarsa, bu sefer de “Orta hücre”ye “itilenir”. Mütaalar görüşülürken, “Kalfa”, Loca’dan çıkarılır.

 

"Tüzük"e göre; Yüksek Şura-Suprem Konsey tarafından tanınmış bir Rit’e mensub her “Usta-Üstad” mason. 4. dereceye yükseltilebilir.

 

1. dereceden 33. dereceye yükselmek için 7-yedi sene gerekmekte olduğu zannedilmektedir.

 

Bu rakam kesin değildir elbette ama aşağı yukarı bu kadar sene içinde 33. dereceye yükselme gerçekleştirilir.

 

Bunun yanında; “Tüzük”e göre, istenilen şartları havi bir “Çırak”, lüzumu halinde Loca karariyle bekleme süreleri kısaltılarak iki (veya daha fazla) derece birden yükseltilebilir.

 

Masonlara göre bu istisna, "yurtdışına gidecek veya bir yıldan fazla orada kalacak olanlar” için geçerli ise de, çok tesirli birinin, “tekris” işleminden sonra, bu bekleme sürelerine takılmadan çok daha yüksek derecelere çıktığı bilinmektedir.

 

Masonik kurallar "Tüzük"te yazıldığı gibi olabilir belki ama “şartlar”, bambaşka neticeleri tahakkuk ettirebilir.

 

Tıpkı, Türkiye Masonlarının, 5, 6, 7 , 10, 11, 12, 13, 16, 17, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26,ve 28 Derecelerdeki “Sırları” bilemeyip. öğretemedikleri gibi, inandıkları Masonluğun DAHA ÜST TEŞEKKÜL VE ÜSTADLARI, “bizim”(!) masonlara da bunlardaki “sırları” öğretmiyor, derece atlatıyor ve güya “Üstad-ı azam” yapıyor olmaları gibi!..



21/4/2007

FİDEL CASTRO'NUN ABD ve BUSHA Cevabı

Gaddar cevap -Fidel Castro Ruz
  14 Nisan 2007 -  
Yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük teknolojik, ekonomik ve siyasi gücünün üstünlüğüyle dünyamıza uyguladığı terör sisteminin en hakiki temsilcisi, hiç şüphesiz, George W. Bush'tur. Bu yüzden de; Amerikan halkının ve etik değerlerinin trajedisini paylaşmaktayız. Texas, El Paso Federal Mahkemesi yargıcı, Bayan Kathleen Cardone'nin, geçen Cuma günü, Luis

Posada Carriles'in kefaletle serbest bırakılması kararını aldığı dava için sadece Beyaz Saray'dan talimat gelebilirdi.

Sanığın daimi terörist ve suçlu karakterini göz ardı eden kişi, Başkan Bush'un ta kendisidir. Basit bir göçmenlik işlemi ihlalinden suçlanarak kendisini koruma altına almıştır. Cevapı çok gaddarca olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti ve önemli Kurumları, bu caninin peşinen, serbest bırakılmasına karar vermiştir.

Sicili çok iyi bilinmekte ve uzun bir geçmişe sahiptir. Kübalı ve yabancılardan, öğrenci ve sporculardan oluşan 73 yolcusuyla seyir halindeyken bir Küba uçağını havaya uçurması emrini verenlerin ve onu yetiştirenlerin; Venezüella'da mahkumken, binlerce kişinin hayatını kaybetmesi ve ülkenin uzun yıllar boyunca bir yıkıma dönüşmesi anlamına gelen, Nikaragua halkına karşı kirli savaşı techiz etmesi ve yürütmesi için serbest bırakılmasını parayla satın alanların, Kongrenin kanunlarıyla dalga geçmesi için silah ve uyuşturucu kaçakcılığı yapması için kendisine özel yetkiler verenlerin, onunla felaket Condor (Akbaba) Operasyonunu ortaya çıkaranların ve terörü uluslararası boyuta taşıyanların, yüz binlerce Latin Amerikalıyı işkenceye, ölüme ve fiziken ortadan kaybolmaya götürenlerin, başka bir şekilde davranması tabii ki mümkün değildi.

Bush'un kararının, halkımız için daha az küçümseyici olmasını beklediğimiz için değil de; daha sonra basın organlarımız tarafından bilgiler tamamlandıktan ve Quintana Roo Meksika Devletinin basın organı olan "Por esto'nun" (Bu yüzden) neşrettiği gerçeklerden yola çıkarak, Küba; Posada Carriles'in Cancun üzerinden, Orta Amerika'dan Mujeres (Kadınlar) Adasına, oradan da, Meksikalı Federal yetkililer tarafından soruşturulduktan sonra Santrina gemisiyle, diğer teröristlerle beraber direkt Miami'ye geçtiğini tüm açıklığıyla bildiği içindir.

11 Nisan 2005 tarihinden itibaren, konuyla ilgili bilgiler tüm açıklığıyla duyurulan ve alenen celbedilen bu ülkenin hükümeti, bu teröristi tutuklamakta bir ayı aşkın bir süre gecikmiş ve sözde Amerika Birleşik Devletlerine kayıtlı Santrina adlı bir okul gemisiyle, Florida sahillerine yasadışı yollardan giren Luis Posada Carriles'i tanımakta bir yıl ve iki ay geç kalmıştır.

Sayısız kurbanından, daha önceki yıllarda turistik tesislere bombalı eylemlerinden, fiziken Şahsımı ortadan kaldırmak için Amerikan hükümeti tarafından finanse edilen onlarca plandan tek bir kelimeyle bile bahsedilmemektedir.

Haberdar olunduktan sonra, tüm dünyada büyük korku yaratan, Ebu Garip'e benzer türde korkunç bir işkence merkezini, Guantanamo'yu ilegal işgal ederek, Küba'nın ismini küçük düşürmeye çalışmak Bush için yeterli olmadı. Seleflerinin cani hareketleri, ona yeterli gelmiyordu. Küba gibi azgelişmiş ve fakir bir ülkeyi 100 milyar dolar harcamaya zorlaması ona yetmiyordu. Posada Carriles'i suçlamak, öylece suçlamaktı.

Yarım yüzyıldır, bağımsız olmayı arzulayan, kıyılarına 90 mil uzaklıktaki, küçük adamıza karşı her şey mübahtı. Şu zamana kadar gelmiş geçmiş en büyük istihbarat ve yıkım istasyonu Florida'da tesis edilmiştir.

Bizlere az sayıda bıraktıkları uzman doktorların, savaş yaralılarını tedavi etme konusunda henüz tecrübeleri yokken, halkımıza 176 kişinin ölümüne ve 300'den fazla kişinin yaralanmasına mal olan Domuzlar Körfezi paralı asker çıkarması yetmiyordu.

Daha öncesinde ise; 100'den fazla çalışanın ölümüne ve diğer birçok kişinin yaralanmasına sebep olan, ustalıkla senkronize edilmiş, iki büyük patlamaya neden olan, Küba'ya Belçika yapımı silah ve el bombası taşımakta olan "La Coubre" adlı Fransız gemisini Havana Limanında havaya uçurmuştu.

Hiroshima ve Nagasaki'ye atılan bombalardan 50 kat daha güçlü bombaların mevcut olduğu bir zamanda tüm dünyayı termonükleer bir savaşın eşiğine getiren 1962 Ekim Krizi (Füzeler Krizi) ona yetmiyordu.

Plantasyonlarımıza ve sürülerimize, hatta, imkansız görünse bile insanlara karşı virüs, bakteri ve mantarın ülkemize girişini sağlamak ona yetmedi. Amerikan Hükümetine hizmet eden, tanınmış teröristler tarafından Küba'ya taşınması için bu patojen mikropların bazıları, Amerikan laboratuarlarından çıkmıştır.

Buna bir de; terörist eylemler hakkında bilgi toplamak suçundan, hilelere başvurarak iki ömür boyu hapse kadar uzanan, ağır cezalara mahkum edilen ve stoacı bir tarzda her biri ayrı hapishanelerde tutularak, zalimce davranışlara katlanan beş kahraman yurtseverin hapiste tutulmaya devam edilmesi gibi çok büyük adaletsizlik de buna eklenmektedir.

Birçok kez, Küba halkı ölüm tehlikesinde bile tereddüt etmeksizin meydan okumuştur. Zekasıyla, uygun taktik ve stratejileri kullanarak, özellikle siyasi ve sosyal öncülüğü etrafında bir birlik oluşturarak, dünyada onu yemeye gücü yetecek bir güç olmadığını göstermiştir.

Önümüzdeki 1 Mayıs'ın, halkımız için, asgari yakıt ve taşıt harcamasıyla, tüm dünyadaki fakirlere ve işçilere duygularını iletmek üzere ideal bir gün olacaktır diye düşünüyorum.

10 Nisan 2007



21/4/2007

BİR ZULMÜN HİKAYESİ

Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun

MİLOSEVİÇ

Haçlıların celladı olarak seçildi

Ölümünün üzerinden geçen birinci yılda hakkında yazılanların oldukça kısıtlı olduğu Slobodan Miloseviç’in hayatını inceliyor ve bir ibret vesikası olarak sizler sunuyoruz. Her ne kadar eserden müessire gidebilme yetisine sahip olan insanlar, Miloseviç’in nasıl biri olduğunu tahmin edebiliyorsa da dünyanın efendilerinin piyonunu hepimiz tanımak zorundayız…

Ölümünün üzerinden geçen birinci yılda hakkında yazılanların oldukça kısıtlı olduğu Slobodan Miloseviç’in hayatını inceliyor ve bir ibret vesikası olarak sizler sunuyoruz. Her ne kadar eserden müessire gidebilme yetisine sahip olan insanlar, Miloseviç’in nasıl biri olduğunu tahmin edebiliyorsa da dünyanın efendilerinin piyonunu hepimiz tanımak zorundayız…

Bir çok tercüman “Sloboda” kelimesi “özgürlük”, “Slobodan” ise “özgür insan demektir” deseler de biz Sloboda’nın “zafer”, Slobodan’ın da “Muzaffer” olarak Türkçeleştirilmesinin daha doğru olduğu kanısındayız. Aslında Slobodan Miloseviç; diplomalı bir avukat, usta bir siyasetçi, yarı diktatör, Sırbistan ve Yugoslavya Federal Cumhuriyetlerinin ilk Cumhurbaşkanı, halkı tarafından devrilmiş bir lider, Scheveningen Cezaevi’ndeki mahkum, Lahey Adalet Divanı’ndaki zanlı, nüfuzlu adam ve Balkan Kasabı’dır.

Vidosav Stevanoviç kitabında Miloseviç’i tanıtırken: “Tek bir aile fotoğrafı bile bulunamadı, piknikte çekilmiş hiçbir aile fotoğrafı yok, bir Pazar günü sofrasında ya da sınıf arkadaşlarıyla beraber bir resmi de yok.” der. Miloseviç ne futbol oynamış ne de yüzmeyi öğrenmiş… Annesi ve babası Miloseviç küçük yaşlarda iken ayrılmış. Babası bu ayrılıktan kısa bir süre sonra intihar etmiş. Komünist Parti çalışanı olan annesi de aynı akıbetten kurtulamamış.

Tek adam Tito’nun ölümü

4 Mayıs 1980 tarihinde Yugoslavya çapında bitmeyen siren sesleri başlamıştı. Bu sirenler, tek adam Tito’nun ölümünü haykırıyordu. Bu sıralarda diplomalı bir avukat olan Miloseviç Komünist Parti’de aktif görev almıştı. 1982 yılında yükselme taşı olarak da adlandırabileceğimiz Belgrat Komünist Birliği Şehir Komitesi’nde de görev almıştı. İkbal yolunda temkinli adımlarla yürüyen Miloseviç usulünü iyi belirlemişti. Tito sonrasında demokrasi lafı edenlere karşı devrimin kutsal olduğunu söyleyip, kendisini Tito’nun mirasçısı olarak öne sürüyordu. 1986 yılında Komünist Parti tarihindeki en az oy desteğiyle bu partinin başkanı oldu. Başkanlığa geliş süreci ilginçti. Aslında kimse Miloseviç’i istemiyordu ama birileri zorla Miloseviç’i ileri sürüyordu ve o birileri galip gelmişti.

Miloseviç’in önlenemez yükselişi sürüyordu. Tito’nun ardından Yugoslavya’da işlerin kötüye gitmesi halka “Yeni bir Tito lazım” dedirtiyordu. Halk arasında: “Eğer bir Hırvat Yugoslavya’ya 40 yıl hükmettiyse, aynı şeyi bir Sırp niçin yapmasın?” cümleleri dolaşıyordu. (Tito Hırvat’tı.)

Miloseviç’in parladığı gün 

Her ne kadar halk Miloseviç’e doğru yönlendirilmeye çalışılıyorsa da bu çok hızlı olmuyordu. Fakat 27 Mart 1987’de Priştina’da Sırpların yaşadığı bir bölgede düzenlenen bir mitingde çok şey değişti. Miting esnasında Polis Sırp göstericileri tartaklamaya başlamıştı. O anda mikrofonda bulunana Miloseviç: “Kimsenin bu insanlara vurmaya hakkı yok. (Sırplara hitaben) Bu adamlar size bir daha asla vuramayacaklar” diye haykırmıştı. Tam o anda da devlet televizyonunun kameraları Miloseviç’in öfkeli yüzüne çevrilmişti. Bütün bir ülke, halkın sesini yansıtan öfkeli bir lideri izliyordu. Bir ay sonra da Miloseviç Sırp Edebiyat Dergisine kapak olmuştu. Artık süreç hızlanmıştı ve 1989 yılında Miloseviç Sırbistan Devlet Başkanı olmuştu. Vidosav Stevanoviç kitabında bu galibiyeti şöyle yorumluyordu: “…Yugoslavya’daki profesyonel siyasetçiler şaşkındı. Miloseviç’in zaferi, umulmadık bir şekilde çok hızlı ve kolay olmuştu. Hiçbir direnç görmemişti… Miloseviç yükselişini şansa değil, perde arkasında dikkatle yürütülen çalışmalara borçluydu. Partiye, orduya ve polise bir başkası tarafından tavsiye edilmişti…” Aydınlar da Miloseviç’e destek veriyor hatta Tito efsanesinin temelindeki güçlü imajı Miloseviç için de  sağlıyorlardı.

Miloseviç’in önü niçin açılıyordu?

Dağılmanın eşiğindeki Yugoslavya’nın hakim unsurları olan Sırpların devletinde Miloseviç neden yükseltiliyor ve neden bir mit haline getiriliyordu? Bu sorunun cevabını ise Fransız Filozof Jean Baudrillard, Lette dergisinin Kış 1995 sayısında yayımlanan bir makalesinde veriyordu. Baudrillard  Yugoslavya’daki müslümanların maruz kaldığı soykırımı “Yeni Avrupa düzeninin tekamül sürecinde bir merhale” olarak tanımlamış ve şu tespitte bulunmuştu: “Etnik temizliğin infazcısı olan Sırplar yeni şekillenen bir Avrupa’nın öncülüğünü yapıyorlar.” Masum Boşnakların cesetleri üzerinde yükselen Yeni Avrupa Düzeninin nasıl bir şey olduğunu öğrenmek için Baudrillard’ın 1997 yılında çıkan Kusursuz Cürüm adlı kitabına bakalım: “İşin aslı şu ki, Sırplar etnik temizlik vasıtası olarak Avrupa’nın inşasında öncü bir rol oynuyorlar. Gerçek Avrupa’nın, beyaz Avrupa’nın hem ekonomik hem etnik hem de ahlaki bakımdan sıvalanmış, yekpare kılınmış arınmış bir Avrupa’nın… Parlamentoların gölgesinde şekillenen gerçek Avrupa budur ve bu Avrupa’nın öncüsü Sırbistan’dır’ (Baudrillard, The Perfect Crime, Verso Yayın evi, Londra 1997, sf. 135, 136) ”

İşte Gerçek Avrupa’nın öncülüğünü yapacak, daha doğru tabiriyle Yeni Dünya Düzeninin ilk adımlarını atacak ve Avrupa’nın ortasındaki İslam varlığını yok edecek bir savaşa ve o savaşın kasabına yol veriliyordu.

Büyük Kin ve Büyük Sırbistan

28 Haziran 1389 yılındaki Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümünde Miloseviç, çılgın milliyetçiliğini kustu. O gün Miloseviç neredeyse  bir buçuk milyon Sırp’ı meydana toplamıştı. Çetnikler, Avrupa’yı Türklerden koruduklarını söylemeye başladılar. Medya, Dr. Olga Lukoviç’in “Sırplar Dünya’nın En Eski Medeniyeti” adlı kitaptan bölümler yayımlamaya başladı. Bu kitap Sırpların dünyanın en eski medeniyeti olduğunu söylediği gibi, beyaz, sarı ve siyah ırkların da atasının Sırplar olduğunu iddia ediyordu… İnsanlar artık Büyük Sırbistan’ı konuşuyor ve bunu aleni olarak anlatıyorlardı. Futbol stadyumları da Büyük Sırbistan’ın ilan edildiği yerlerdendi. Burada kahramanlaşan (!) holiganları da, daha sonraları Sırp paramiliterlerinin lideri olacak Arkan örgütlüyordu.  Miloseviç her şeyi uygulatan ellerin piyonu olarak üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor ve kendi tanımıyla “en son konuşanın kazanacağını” söylüyordu. Yugoslavya ise artık, sadece bir isim olarak vardı. Nitekim 1991 yılına gelindiğinde Slovenya bağımsızlığını ilan etmiş ve Almanya’nın da desteğiyle muvaffak olmuştu.

Bölgenin denge unsuru olmakla övünen Yugoslavya ansızın kendini ilan edilmemiş bir savaşın içerisinde bulmuştu. Savaşı masa başında planlayanlar haricinde kimse bunun nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Dışardan bakıldığında önemsiz çatışmalar olarak görülen bu olaylar dizisi büyük bir savaşa doğru gidiyordu. Stevanoviç; “Her şeyin bir plana göre yürüdüğü sonradan açığa çıktı.” diyordu.

Miloseviç Yugoslavya’ya el koydu

1990’ların başında Yugoslavya ansızın kendini ilan edilmemiş bir savaşın içerisinde bulmuştu. Savaşı masa başında planlayanlar haricinde kimse bunun nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Slovenya’nın ardından Hırvatistan da bağımsızlığını ilan etmişti. Miloseviç büyük düşmanının bu hamlesini bekliyordu, Düşman yerini belli etmişti… Ve akabinde Miloseviç, Sırbistan ile Karadağ’ın Yugoslavya Federal Cumhuriyeti adı altında birleştiğini açıklıyordu.

Artık Yugoslavya dağılmıştı; Sırplar ve Karadağlılar kendilerini Eski Yugoslavya’nın meşru varisleri olarak gördükleri için bu isimle yeni bir devlet kurmuşlardı. Fakat bu oluşum daha uluslararası camiada tanınmadan Miloseviç, önceki Yugoslavya’nın mallarına el koymuştu bile…

Batılı diplomat ve politikacılar da şaşkına dönmüştü. Kim kimi temsil ediyordu? Hangisi hangi devletti? İşler içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Fakat Batılılar hala Miloseviç’le herkes adına konuşuyor ve anlaşmalar imzalıyordu. Stevanoviç kitabında bu durumu açıklamaya çalışırken bir türlü işin içinden çıkamıyor. Ya batılılar çok saftı, ya da Miloseviç onları –her nasılsa- ikna etmiştir diyor ama Miloseviç ile batılıların birlikte hareket edebilecekleri ihtimalini göz önüne almıyordu.

Miloseviç, Bosna Ve İşbirlikçileri

Hem Miloseviç hem de Tujman, Bosna diye bir yerin tarih boyunca hiç var olmadığını ileri sürerek “Büyük” ülkelerinin topraklarını bu bölgede genişletebileceklerini düşünüyorlardı.

Asırlar boyu Bosna’da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna’daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan’daki; Sırp Çetnikler de Sırbistan’daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna’da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı. Aslında bu olaylar dizisi sosyal branşlarla ilgilenen tüm uzmanların dikkatini çekmeli. Altı asır boyunca birbirleriyle kavga etmeden yaşayan üç halk nasıl olmuştu da bir anda düşman oluvermişti? Ya da daha doğru bir soruyla altı asırlık barışın evvelinde ve sonunda birbirleriyle savaşan halklar o altı asırda nasıl kardeşçe yaşamışlardı?

Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını parlamentoda söylüyordu. İlerleyen günlerde  Karadziç ve adamları daha önce Miloseviç’ten aldıkları emir çerçevesinde –Miloseviç de başkalarından almıştır- bu meclisi tanımadıklarını ilan edip resmi makamlardan ayrıldılar. 1991 yılına gelindiğinde Yugoslav ordusu Sırpları silahlandırmaya başlamıştı. Muz taşıdığını söyleyen bir tır konvoyunu durduran Boşnaklar tırların büyüklü küçüklü silahlarla dolu olduğunu gördüler. Silahlar ise sivil Sırplara gidiyordu. Rivayetlere göre Ordu, o günlerde SDS militanlarına 51. 900 adet hafif, 17.300 adet de ağır silah dağıtmıştı. Bu esnada Miloseviç ve Tujman’ın Bosna’yı parçalamak için bir anlaşma yaptığı iddiaları da kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı.

“Zorla yaratılan bu duruma direnip direnmeme konusunda ikilem içindeydik. Mücadele mi edecektik yoksa olanı biteni kabul mu edecektik? Aylar geçtikçe tartışmalar hararetleniyordu. Biz Boşnaklar muhtemel bir savaştan kaçınabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık.

Yalnızca Saraybosna’da Yugoslav Ordusuna ait sekiz karakol vardı o zamanlar. Ve Yugoslav Ordusu bütünüyle Sırpların kontrolündeydi… Saraybosna asker doluydu.” diyordu Aliya.

Çifte Standartlar Serisi

Boşnaklar o günlerde, daha sonraları Bosna Hersek ordusuna dönüşecek Ulusal Savunma Konseyi’ni kurdular. 1992 yılında Yugoslav ordusu Hırvatistan’dan Bosna’ya çekildi. Ordunun gelişi felaketin yaklaştığının göstergesiydi. İşler iyice karışıyordu. Ülkeyi bölmek isteyen Sırplar, 9 0cak 1992’de bir otonom bölgesi kurduklarını açıkladılar. Bundan bir hafta sonra ise Avrupa Birliği Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını kabul etti.

Bosna ve Makedonya’nın bağımsızlıklarının ise yapılacak bir referandumun sonucuyla kabul edilebileceğini açıkladı. Her ne kadar bunun bir çifte standard olduğu aşikarsa da, Bosna Parlamentosu, mecburen, bir referandum yapma kararı aldı. Bosna Sırpları, referandumu boykot edeceklerini açıkladılar. Halkın katılımını düşürüp referandumu geçersiz kılmayı düşünüyorlardı. Bunun için de Bosna sokaklarına kendilerince barikatlar kurup insanlara kimlik sormaya ve nereden gelip nereye gittiklerini sorgulamaya başladılar. Kendi ülkelerini işgal ediyor gibiydiler.

Referandum; 28 Şubat- 1 Mart tarihleri arasında yapıldı. Halkın % 66’sı referanduma katılmış ve katılanların % 99’u da “evet” demişti. Avrupa Birliği ve Amerika, Bosna- Hersek’in bağımsızlığını hemen tanıdı fakat SDS Lideri Radovan Karadziç Bosna- Hersek’i tanımadıklarını söyledi. Sonra da Republika Sırpsaka’nın kurulduğunu ilan ettiler. Yugoslav ordusunun başlattığı saldırılara, silahlanan sivil Çetnikler de eklenmiş ve Çetnikler artık köyleri basmaya başlamıştı. 21. Yüzyılda Avrupa’nın ortasında bir başkent kuşatma altındaydı ve Saraybosna’da insan avı vardı… Ne ilginçtir ki ilk kurşunlar bizzat SDS Parti binasından atılmaya başlamıştı.

Savaşa savunmasız ve silahsız yakalanan Boşnaklar saklanıyorlardı ve yapabilecekleri başka da bir şey yoktu. Çünkü mukavemet edebilecekleri teçhizatları yoktu. Ağır bir bombardıman altındaki bir Avrupa başkenti, dünya’dan tamamıyla kopmuştu.

Miloseviç’in İşbirlikçileri

Miloseviç’in işbirlikçileri Saraybosna’ya hakim bir tepe üzerinde kurulmuş olan Pale’ye yerleştiler ve burayı kendileri için bir üs olarak belirlediler. İleride kendi devletlerinin generalleri olacak olan Bosnalı Sırp Albaylar -ki bunlar Çetniktir- çoktan savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Karadziç ve kendi kendisine kurduğu ayrı parlamentosu şimdi Republica Sırpska olarak adlandırılan Bosna’nın içerisinde bir Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler.

Bu yeni Cumhuriyetin meclisini de kendileri oluşturuyordu. Operasyon Entelektüel Çentiklerce planlanıp siyasiler tarafından da hayata geçiriliyordu. (Karadziç İktidarının başkan yardımcısı; Dr. Nikola Koljeviç, Dış İşleri Bakanı; Felsefe Profesörü Dr. Aleksa Buha, Haber Ajansının Müdürü; Şair Todor Dutina, Enformasyon Bakanı; yazar Miroslav Toholj, Meclis Başkan Yardımcısı; Biyolog Dr. Biljana Plavsiç ve Foça’daki soykırımdan sorumlu kişi de Edebiyat Profeserü; Dr. Vojislav Maksimoviç’ti. Akademik unvanların yüksek insaniyetin göstergesi olmadığı aşikardı.)

İçerisinde Sırplardan başka kimsenin bulunmadığı ve yalnızca Miloseviç tarafından kontrol edilen Yugoslav Ordusu Republica Sırpska adına Bosna topraklarındaydı… Ordu Saraybosna’ya mermi ve top yağdırmaya başlamıştı.

Büyük Sırbistan değil Beyaz Avrupa

Aslında Miloseviç açık olarak Batının adamıydı. Bosna Savaşının sonlarına doğru da yenildiğini anlamıştı. “Amerikalı Adam” olarak da bilinen Miloseviç kameralar önünde yeni dünya düzenini yerden yere vururken, perde arkasında da ABD’ye bu işin bittiğini ve en az zararla kurtarılması gerektiğini söylüyordu. ABD devreye Richard Holbrooke’u sokmuştu. Holbrooke’un gidip gelmelerinden sonra Miloseviç kendisine yeni bir rol biçmişti: Barış garantörlüğü… “Yugoslavya’da savaşta çatışan bütün unsurlar benim her zaman barışçıl bir yol aradığımı bilirler.” diyordu.

İş çığırından çıkmıştı. Miloseviç arkasında fanatik bir milliyetçi halk oluşturmuştu. Hatta bütün ırkların atası olduklarını söyleyecek kadar ileri giden bir halk… Geçmişi vaat eden adam olarak anılan Miloseviç, barış sözleri de vermiş bir liderdi. Fakat savaş hazırlıklarına ise seçimlerden galip çıkışının ikinci haftası başlamıştı.

Bosna savaşı devam ederken de Miloseviç daima barıştan yana olduğunu söylemekten çekinmemiş, aydınlığın ve karanlığın tam ortasında kalmayı seçmiştir. Yüzünün bir tarafı aydınlıkken diğer tarafı mutlaka karanlıkta kalmıştı. Ve istediği anda istediği şekilde de yer değiştirmişti. Neler olduğunu anlatmamış, röportaj vermemişti. Özetle sahne ardından idare ettiği eylemlere sahnede hiç yüz vermemişti.

Büyük Kumpas

Aslında Miloseviç açık olarak Batının adamıydı. Bosna Savaşının sonlarına doğru da yenildiğini anlamıştı. “Amerikalı Adam” olarak da bilinen Miloseviç kameralar önünde yeni dünya düzenini yerden yere vururken, perde arkasında da ABD’ye bu işin bittiğini ve en az zararla kurtarılması gerektiğini söylüyordu. ABD devreye Richard Holbrooke’u sokmuştu. Holbrooke’un gidip gelmelerinden sonra Miloseviç kendisine yeni bir rol biçmişti: Barış garantörlüğü…Yugoslavya’da savaşta çatışan bütün unsurlar benim her zaman barışçıl bir yol aradığımı bilirler.diyordu. Ardından beklenen de oldu. Hırvatistan adına konuşan Tujman Miloseviç’i “Güvenilir ortak” olarak ilan etti. Hani bu adamlar düşmandı? Tujman kabinesindeki bir üst rütbeli subaya göre savaş sırasında ikili tam on sekiz defa görüşmüşlerdi. Fakat nasıl olmuştu da her şeyden haberdar olan Batı istihbaratı bu ayrıntıyı kaçırmıştı?

Yenemiyorsan Yenilme

Ve batı yenemiyorsan yenilme deyip savaşı durdurma kararı aldı. İki haftada Avrupa’da Müslüman bırakmamak için başlatılan ve Miloseviç’in eliyle idare edilen savaş artık bitirilmeliydi. Dünün katliam seyircileri bu kez, Aliya’ya savaşı durdurması için baskı yapıyordu. Aliya; Sırplar saldırırken durdurulmayan bu savaşı niçin şimdi durdurmaya çalıştıklarını sorduğunda ise tatmin edici bir cevap alamıyor ve üstelik, saldırıları durdurmazsa ülkesinin bombalanacağı tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyordu. Batılılar bir karar vermişti ve o, uygulanacaktı. Müzakereler başlamıştı. Savaş esnasında giydiği üniforma ile askerlerinin önünde cepheden cehpeye koşan Aliya için şimdi bu üniformayı çıkarma zamanı gelmişti. General İzzetbegoviç üniformasını çıkarıyor ve takım elbisesini giyiyordu. Savaş cephede kazanılmıştı... Ama tarih masa başında kazanılan galibiyetlerle ilgileniyordu.

Barış Süreci

Aliya Batı’yı çok iyi tanıyordu. Savaş sırasında da bütün çirkinliklerini daha bir net görmüştü. İşte o Aliya, 24 Ekim 94’te New York’ta BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasına şöyle başlamıştı: “Bugün ellinci (kuruluş) yılını kutladığımız Birleşmiş Milletler örgütü, sürekli umut kaynağımızdı ama sürekli hayal kırıklığı kaynağımızdı da. Bazıları örgütün, insanlık tarihindeki en büyük ve en etkisiz kuruluş olduğunu söylüyor. Gerçekleşmeyen kararların sayısı bunu teyit ediyor… ”Frenklerin zihniyeti Haçlı seferlerinden beri hiç değişmedi. O gün Osmanlı’yı önce Balkanlardan, sonra da Avrupa’dan atmak için büyük uğraşlar veren Haçlı zihniyeti aynı mantıkla Boşnakları da Balkanlardan sökmek istemişti. Fakat istediklerini bir kez daha alamadılar.

Ve bunun ardından da yine tarihi oyunlarından birini oynayıp masa başında bir zafere imza attılar. Eğer gerçekten ikinci bir ihtimal olsaydı  Aliya bu ölüm fermanı niteliğindeki barış antlaşmasını imzalamazdı. Fakat Aliya, taşlar, topraklar ya da şehirler için değil içindeki insanlar için çarpışan bir lider olduğundan eve, “Savaşa devam ediyoruz” cümlesiyle dönemedi. Bu cümleyi 300 bin şehit vermiş, bir o kadar da gazi almış Boşnaklar’ın kaldırması da çok zordu. Uzun görüşmelerin ardından Aliya, kamuoyunda Dayton olarak bilinen, “Bosna- Hersek Barışı Genel Çatı Antlaşması’na” imza koydu. Ve Bosna-Hersek bugünkü karışık yapısıyla baş başa kaldı.

Barış anlaşmasında dikkate alınması gereken ince çizgi

Bütün kitaplarda yazılanlara göre Miloseviç, bu savaşı Büyük Sırbistan’ı kurmak için çıkarmış ve halkını da buna inandırmıştı. Fakat şu noktaya dikkat çekmek gerekir. Dayton’da herşey alelacele ve kolayca tamamlanıvermişti. (Aliya’nın direnişi hariç.) Miloseviç ülkelerin ve şehirlerinin bölünmesini kabul etmişti. Hatta asırlardır Sırplara ait olan yerleri bile feda etmişti. Büyük ve birleşik Sırbistan’ı çoktan satmıştı özetle. O masada kimseye kafa tutmamış ve tehditler de savurmamıştı. Dostlarıyla da düşmanlarıyla da kadeh tokuşturmuştu. Peki bunlar ne demek oluyordu? Miloseviç’in derdi hiçbir zaman büyük Sırbistan değildi fakat kitleleri bu söylemle harekete geçirmişti. Aslında çalışmamızın en başında da ifade ettiğimiz gibi batının kölesi ve piyonu olan Miloseviç, Yeni Dünya Düzenine katkıda bulunabilmek ve yine onların isteği doğrultusunda Avrupa’daki ezan seslerini kısabilmek için bütün bunları yapmıştı.

Bosna’yı ABD mi kurtardı?

Birçok gazeteci, siyasi ve hatta tarihçinin ağzından “Amerika Bosna’yı kurtarırken…” diye başlayan cümleler duymanız mümkündür. Kadir-i mutlak olduğuna inandıkları (haşa) Amerika, onların gözünde Bosna’yı da kurtarmıştır. Biz Amerika’nın Bosna’yı 300 bin Boşnak’ın boğazlanmasını bekledikten sonra kurtardığını söyleyip duruyoruz. Bosna- Hersek’in Amerikalılar tarafından kurtarıldığı hikayesi kocaman bir balon. Amerikan müdahalesinin hedefi Boşnakları kurtarmak değil, bilakis, kendi kendilerini kurtarma iradesini gösteren Boşnaklara Dayton denilen deli gömleğini giydirmekti.

Batı’nın yeni hedefine doğru

Önce problemleri çıkarıp, sonra da bunları kameraların önünde def etmekte mahir olan Miloseviç, Bosna’da tetiklediği savaşla gelen yaptırımları da, kendisini yok etmesi gerekirken lehine çevirmişti. Bosna’da resmen mağlup olmasına rağmen kendini muzaffer ilan etmiş ve barış anlaşmasını da –Batılı dostlarının desteği sayesinde- lehine çevirmeyi başarmıştı.

İktidarı elinde tutmak isteyen Miloseviç Bosna trajedisinden sonra 1996 Ağustosu’nda seçim çağrısında bulundu. Batının barış kuklası olarak kendini güvende hisseden Miloseviç güvende olduğunu biliyor ve cezalandırılacağına da inanmıyordu. Bu arada Avrupalı ve ABD’li ortakları da Yugoslavya’ya karşı uyguladıkları ekonomik yaptırımları kaldırmışlardı. Desteği büyük olan Miloseviç ezici bir üstünlükle bu seçimi de kazanmıştı ve artık “hedefteki ülke Kosova’ydı.”

Miloseviç: “Yaptıklarımdan utanmıyorum”

Oyun oynanmaya devam ediyordu. Miloseviç önlenemiyordu. Çünkü onu oraya taşıyan batılılar böyle istiyordu. Yıllardır sürüncemede olan Kosova meselesi yine gündemdeydi. Bosna’dan istediğini alamayan Miloseviç ve Batılılar bu sefer Kosova’yı bitirmek istiyordu. Ve en önemlisi Batı Bosna’dan büyük dersler almıştı. Bu defa hata yapmayacak ve kurtarıcı rolünü iyi oynayacaklardı. Tabii ki Miloseviç de meselenin o noktaya gelebilmesi için çalışıyordu, elinden geleni yapıyordu. Önce meselenin büyüklüğüne dikkat çekilmeye başlandı. Ardından meselenin çözülmesinin gerektiği söylenmeye başlandı. Miloseviç bu sefer uyanık davrandı ve bir referandum yaptı. Kosova meselesini biz mi halledelim yoksa yabancıların müdahalesini mi isteyelim diye. Sonuç istediği gibi çıktı. Kimse yabancı müdahalesini istemedi.

Kosova’ya müdahale başlıyor

Miloseviç referandumun hemen ardından Rusya’ya gitti ve Yeltsin’le görüştü Kameraların önünde Kosova meselesinin sadece siyasi yollarla çözülebileceğini söyledi. Siyasi yollar tabirinin tam olarak ne manaya geldiğini kimse anlayamamıştı fakat Miloseviç ülkesine döner dönmez Kosova’ya saldırdı. Artık siyasi yolun ne olduğu anlaşılmıştı. Ve Miloseviç bu saldırıları dünya kamuoyuna “Meşru bir devletin teröristlere karşı önlem alması” olarak duyurmuştu.

Oyunun binbir hali

Ekim 1998’de televizyonlar NATO jetlerinin havalanışını ardından da Sırbistan’ı bombalayışını ekranlarına taşıyordu. Herkes Batının Kosova’yı kurtardığını sanıyordu. Oyun öğrenilmişti artık. Bosna’daki hata tekrarlanmıyordu. Ve Miloseviç askerlerini çekmişti. Bosna’yı silahla işgal ettirmek isteyen batı, taktiğini değiştirmiş ve bu bölgeyi kurtarıyor gibi yaparak işgal etmek için ilk adımı atmıştı. Bundan sonrası halkı batı hayranı yapıp kendi benliğinden uzaklaştırmak ve ait olduğu medeniyetten uzaklaştırmaktı… Elbette mesele burada bitmedi. Sonu gelmez diplomatik temaslar, gidip gelmeler ve konuşmalar… 24 Mart 1999’da NATO tekrar gövde gösterisi yaptı.

Sırbistan’a bomba da bıraktı fakat Miloseviç bunları pek de umursamıyordu. Çünkü Hırvatistan ve Bosna’da da olduğu gibi yine cezalandırılmayacağına inanıyordu. Nitekim bütün bu olanlar Miloseviç’i engelleyememişti. Zaten engellemek için de yapıldığına inanmıyoruz. Miloseviç bu olanlardan sonra Kosova’ya resmen savaş ilan etti. Başkomutan ünvanıyla yetkileri aldı ve milis kuvvetlerle güçlendirilmiş ordusu ile polis gücünü her tarafa yaydı. Özellikle güneye, güneyden güneydoğuya… UCK cephesi olduğundan şüphelendiği heryere… Artık Kosova’da da soykırım vardı… 

Vazgeçmedi

Daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama Miloseviç’in bundan sonraki dönemi için de söylenebilecek tek kelime bu: “Vazgeçmedi” Seçimlere girdi; kazandı, kaybetti, evine çekildi tekrar partiye gitti. Çünkü o savaş ve insanlık suçları işlemekle suçlandığı halde görevde duran –durabilen- tek devlet başkanıydı. Miloseviç aslında sona doğru yaklaşıyordu. Mahalli siyasetçi olarak başladığı kariyerini, dünyanın en büyük canilerinden biri olarak tamamlıyordu. Vazgeçmeyen adam Miloseviç 24 Eylül 2002’de tekrar adaydı.

Ve seçim akşamı kazandığını ilan etti. Halbuki rakibi Koştunitsa da kazandığını ilan etmişti. Sokaklarda Miloseviç karşıtı gösteriler yapılmaya başlamıştı. Bir efsane sona ermişti. Halk artık Sloboda’yı istemiyordu. Belgrad savaş alanına dönmüştü ve Miloseviç tekrar ekrandaydı. Muhalefetin seçimleri kazandığını yeni duyduğunu söyleyen Miloseviç aslında bundan memnun olduğunu ve hayatının bundan sonraki kısımlarını torunlarını severek geçirmeyi planladığını söylüyordu. Belki de gerçekten böyle olmasını istiyordu.

Miloseviç ve Lahey Mahkemesi

Lahey’de eski Yugoslavya’da işlenen insanlık suçları için bir mahkeme kurulmuştu fakat Miloseviç orda değildi. Zaten Miloseviç bu olanlarla hiç ilgisi olmadığını söylüyor hatta asıl soykırımın Sırplara yapıldığını ifade ediyordu.

En sonunda 2002 Şubat’ında Miloseviç’le ilgili dava açılabildi ve Miloseviç geçici olarak tutuklanıp merkez hapishaneye götürüldü.(Sırbistan’da) Giderken ise: “Başım dik yaşadım ve öyle öleceğim” diyordu. İddianameyi dinleyen Miloseviç istisnasız hepsini yalanladı ve hiçbir şeyle alakasının olmadığını söyledi.

Devlet hazinesinden alınıp cebine attığı iddia edilen paraları aklamaya çalışırken ise temyiz dilekçesine şunları yazdı: “Bu paraları cebime atmadım. Hırvatistan ve Bosna’daki Sırplara savaşı finanse etmek üzere gönderdim.” Fakat çabaları sonuç vermedi. Kendisini yalnızca bir tetikçi olarak kullanan Batı kapıları yüzüne kapatmıştı. Batı herkesten fazla adalet istiyordu.(!) Kaybettiğini anlayan Miloseviç yapacak başka bir şeyin kalmadığını anlayınca tarihe geçecek küstahlığıyla “Yaptığı hiçbir şeyden utanç duymadığını ve geceleri huzur içinde uyuduğunu” söyledi.

Kosova Savaşının 600. yılı münasebetiyle kustuğu milliyetçiliğin 12. yılında gece yarısı polis hücresine girdi ve hazırlanmasını söyledi. “Nereye?” sorusunun cevabını aldığında direndi fakat sonuç olumsuzdu. Güvercin operasyonu başlamıştı. Belgrad yakınlarındaki bir polis karakoluna getirildi. Oradan da Lahey’e gitmek üzere helikoptere bindi. Helikoptere binerken “Elveda Sırp kardeşlerim. Beni ucuza sattınız” dedi. Bu beyaz saçlı yaşlı adam kaderine doğru gidiyordu artık…

Miloseviç’in ölümü

Uzun zamandır mahkum olan ve artık Lahey’de yargılanmaktan sıkılan, oradan kurtulmak isteyen Miloseviç bu isteğini dillendirmiş ve hatta birilerine “Serbest kalmazsam sizi ve sırlarınızı ifşa ederim” demiş olabilir. Çünkü o hep Batılıların isteğini yapmıştı. Eceliyle öldüğü söylenilen Miloseviç’in, sırlarının açığa çıkmamasını isteyen birileri tarafından öldürüldüğü düşünülemez mi? (Bence kesin)

Nitekim çok yakın bir zamanda, (Miloseviç’in ölümünden) on beş gün kadar önce, canilikte Miloseviç’ten daha aşağı bir mertebede olmayan Milan Babiç de intihar etmişti. (Ya da ettirilmişti) Babiç: Savaş esnasında bugün Hırvatistan bölgesinde kalan Sırpların lideriydi ve savaşta bir çok infaz emri vermişti.

Bundan yaklaşık beş yıl önce de, Arkan lakaplı Jeliko Rajatoviç kimler tarafından düzenlendiği belli olmayan bir baskın sonucu kendi otelinde öldürülmüştü. Arkan da; Bosna’da on binlerce sivilin katledilmesi emrini veren Sırp paramiliter grubunun lideriydi.

Yine Sırp Savunma Bakanı Pavle Bulatoviç, her zamanki arkadaşlarıyla içki içerken öldürülmüştü. Pencereden giren kurşunu atan silahın sahibi ise hiçbir zaman yakalanamadı. Kükreyen Dev lakaplı katil Lainoviç de temizlenenlerdendi. Bütün bu ölümleri yan yana koyduğumuzda ve özellikle de Babiç ile Miloseviç’in çok yakın zamanlarda ölmüş olmaları akıllara gelen “öldürüldüler mi?” sorusunu de kuvvetlendiriyor.

Lahey Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesinde, Eski Yugoslavya’da işlenen insanlık suçlarına dair zanlıların yargılandığı bu mahkemede, suçluların konuşması; Bosna’da insanlık suçlarının işlendiğini hatta  bir soykırım yapıldığını tescilleyecekti. Ama yaşayan en büyük tanıklar (deliller) birer- birer ölüyorlar.

Hem de asıl öneme haiz bulunan kişiler, emir verenler… Emir verenler öldükten sonra emri uygulayanların aslında pek bir önemi kalmıyor.

Emri verenlerin ölmesi Lahey’deki bu mahkemenin düşmesine yönelik bir çalışma olabilirdi. O kadar çok soru var ki akla gelen ama en hazini belki de Miloseviç’in en fazla gerektiği dönemde ölmüş olması. İşte en nihayetinde karar ortada. Soykırım var Soykırımcı yok.

Olmaz tabi; bırakmadınız ki… Hepsini temizlediniz… Yazıklar olsun adaletinize, insafınıza, izanınıza…




21/4/2007

CHAVEZ BUSHA NE DEMİŞTİ?: Bush eşek, Korkak ve Sarhoş

 




16 Temmuz 2006 - Latin Amerika'da Washington yönetimine karşı yürütülen politikanın liderliğini devralan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, ABD Başkanı George Bush'un korkak, eşek ve sarhoş olduğunu söyledi.

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, haftalık televizyon ve radyo programında yaptığı açıklamada, dünya kamuoyunun, ABD'nin öncelik ettiği Irak savaşına olumsuz bakmaya başladığını belirtti ve Washington yönetiminin dünyayı tehdit etmeye son vermesi için hep beraber dua edilmesi çağrısında bulundu.

Chavez, İngilizce olarak “Sayın Bush, siz bir eşeksiniz” dediği açıklamasında, yine Bush'u kastederek, “Sayın tehlike, size bir şey söyleyeceğim. Siz bir korkaksınız. Bunu biliyor musunuz? Neden Irak'a giderek silahlı kuvvetlerinizi komuta etmiyorsunuz? Uzaktan komuta etmek çok kolay” ifadelerini kullandı. “Dünya, sizin savaşınıza karşı” diyen Chavez, Bush'u bir alkolik olduğunu ileri sürdü.

ABD, Latin Amerika'da en büyük tehdit olarak Venezuela'yı görüyor. ABD karşıtı söylemleriyle ve Güney Amerika'nın ortak hareket etmesi için sarf ettiği çabayla bayrağı, yakın dostu Küba lideri Fidel Castro'dan devralan Chavez, Washington yönetimini, ülkesinin iç işlerine karışmakla itham ediyor.



21/4/2007

ALFA ROMEO ve HAÇLILAR

Alfa Romeo Ve Haçlı Seferi

 

 
Peki ama, Alfa Romeo´nun Haçlı Seferleri ile ne alakası var?


Amblemin sol tarafında ki bir haç, sağ tarafta ise hıristiyanlığı ve haçlı seferlerini sembolize eden bir yılan ve yılanın ağızında ki de "MÜSLÜMAN bir ÇOCUK!"


Almanca bir kaynakta, yılanın ağızındakinin çocuk olduğu yaziyor:

"...das rote Kreuz aus dem Stadtbanner und die Schlange aus dem Wappen der Visconti. Eine Viper frisst ein Kind - Symbol aus der Zeit der Kreuzzüge im 12. Jahrhundert."

Tercümesi:

"...Visconti´nin* ambleminde ki kırmızı haç ve yılan. Bir Viper* çocuğu yiyor - sembol 12. yüzyılda ki Haçlı Seferleri´nden kalmıştır."

* Visconti: Alfa Romeo firmasını kuran ailenin soyadı.

* Viper: Bir yılan türünün ismi.

KAYNAK


İngilizce bir kaynakta ise yılanın ağızındakinin çocuk olduğu değil ama arap olduğu yazıyor:
"The coat of arms of the Visconti family, showing a snake swallowing a Saracen* (Arab). This had been a popular motif for military standards during the crusades of the 1100s and 1200s."
Türcümesi :
"Visconti ailesinin armasındaki yılan, bir arabı yerken görülmekte. Bu 1100´lü ve 1200´lü yıllarındaki haçlı seferlerinde popüler bir askeri motifti."
* Saracen: avrupalıların ortaçağda, Abbasilere ve Şam civarındaki müslüman araplara verdikleri isimdir.

Aynı sembolü gösteren bir heykel:
 
Ve resimdeki şövalyenin sırtında da aynı sembol:
 
Sembolün zamanla değişimini gösteren bir resim:


Batının bilinçli olarak kullandığı sembollere; Coca Cola, Windows XP, dolar ve daha nicelerini ekleyebiliriz.
Adeta bizimle alay ediyorlar, ama eşek olana semer vuran birileri çıkacaktır elbet...



http://cihanhakimiyeti.blogcu.com