Büyük Sırbistan değil Beyaz Avrupa
Aslında Miloseviç açık olarak Batının adamıydı. Bosna Savaşının sonlarına doğru da yenildiğini anlamıştı. “Amerikalı Adam” olarak da bilinen Miloseviç kameralar önünde yeni dünya düzenini yerden yere vururken, perde arkasında da ABD’ye bu işin bittiğini ve en az zararla kurtarılması gerektiğini söylüyordu. ABD devreye Richard Holbrooke’u sokmuştu. Holbrooke’un gidip gelmelerinden sonra Miloseviç kendisine yeni bir rol biçmişti: Barış garantörlüğü… “Yugoslavya’da savaşta çatışan bütün unsurlar benim her zaman barışçıl bir yol aradığımı bilirler.” diyordu.
İş çığırından çıkmıştı. Miloseviç arkasında fanatik bir milliyetçi halk oluşturmuştu. Hatta bütün ırkların atası olduklarını söyleyecek kadar ileri giden bir halk… Geçmişi vaat eden adam olarak anılan Miloseviç, barış sözleri de vermiş bir liderdi. Fakat savaş hazırlıklarına ise seçimlerden galip çıkışının ikinci haftası başlamıştı.
Bosna savaşı devam ederken de Miloseviç daima barıştan yana olduğunu söylemekten çekinmemiş, aydınlığın ve karanlığın tam ortasında kalmayı seçmiştir. Yüzünün bir tarafı aydınlıkken diğer tarafı mutlaka karanlıkta kalmıştı. Ve istediği anda istediği şekilde de yer değiştirmişti. Neler olduğunu anlatmamış, röportaj vermemişti. Özetle sahne ardından idare ettiği eylemlere sahnede hiç yüz vermemişti.
Büyük Kumpas
Aslında Miloseviç açık olarak Batının adamıydı. Bosna Savaşının sonlarına doğru da yenildiğini anlamıştı. “Amerikalı Adam” olarak da bilinen Miloseviç kameralar önünde yeni dünya düzenini yerden yere vururken, perde arkasında da ABD’ye bu işin bittiğini ve en az zararla kurtarılması gerektiğini söylüyordu. ABD devreye Richard Holbrooke’u sokmuştu. Holbrooke’un gidip gelmelerinden sonra Miloseviç kendisine yeni bir rol biçmişti: Barış garantörlüğü… “Yugoslavya’da savaşta çatışan bütün unsurlar benim her zaman barışçıl bir yol aradığımı bilirler.” diyordu. Ardından beklenen de oldu. Hırvatistan adına konuşan Tujman Miloseviç’i “Güvenilir ortak” olarak ilan etti. Hani bu adamlar düşmandı? Tujman kabinesindeki bir üst rütbeli subaya göre savaş sırasında ikili tam on sekiz defa görüşmüşlerdi. Fakat nasıl olmuştu da her şeyden haberdar olan Batı istihbaratı bu ayrıntıyı kaçırmıştı?
Yenemiyorsan Yenilme
Ve batı yenemiyorsan yenilme deyip savaşı durdurma kararı aldı. İki haftada Avrupa’da Müslüman bırakmamak için başlatılan ve Miloseviç’in eliyle idare edilen savaş artık bitirilmeliydi. Dünün katliam seyircileri bu kez, Aliya’ya savaşı durdurması için baskı yapıyordu. Aliya; Sırplar saldırırken durdurulmayan bu savaşı niçin şimdi durdurmaya çalıştıklarını sorduğunda ise tatmin edici bir cevap alamıyor ve üstelik, saldırıları durdurmazsa ülkesinin bombalanacağı tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyordu. Batılılar bir karar vermişti ve o, uygulanacaktı. Müzakereler başlamıştı. Savaş esnasında giydiği üniforma ile askerlerinin önünde cepheden cehpeye koşan Aliya için şimdi bu üniformayı çıkarma zamanı gelmişti. General İzzetbegoviç üniformasını çıkarıyor ve takım elbisesini giyiyordu. Savaş cephede kazanılmıştı... Ama tarih masa başında kazanılan galibiyetlerle ilgileniyordu.
Barış Süreci
Aliya Batı’yı çok iyi tanıyordu. Savaş sırasında da bütün çirkinliklerini daha bir net görmüştü. İşte o Aliya, 24 Ekim 94’te New York’ta BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasına şöyle başlamıştı: “Bugün ellinci (kuruluş) yılını kutladığımız Birleşmiş Milletler örgütü, sürekli umut kaynağımızdı ama sürekli hayal kırıklığı kaynağımızdı da. Bazıları örgütün, insanlık tarihindeki en büyük ve en etkisiz kuruluş olduğunu söylüyor. Gerçekleşmeyen kararların sayısı bunu teyit ediyor… ”Frenklerin zihniyeti Haçlı seferlerinden beri hiç değişmedi. O gün Osmanlı’yı önce Balkanlardan, sonra da Avrupa’dan atmak için büyük uğraşlar veren Haçlı zihniyeti aynı mantıkla Boşnakları da Balkanlardan sökmek istemişti. Fakat istediklerini bir kez daha alamadılar.
Ve bunun ardından da yine tarihi oyunlarından birini oynayıp masa başında bir zafere imza attılar. Eğer gerçekten ikinci bir ihtimal olsaydı Aliya bu ölüm fermanı niteliğindeki barış antlaşmasını imzalamazdı. Fakat Aliya, taşlar, topraklar ya da şehirler için değil içindeki insanlar için çarpışan bir lider olduğundan eve, “Savaşa devam ediyoruz” cümlesiyle dönemedi. Bu cümleyi 300 bin şehit vermiş, bir o kadar da gazi almış Boşnaklar’ın kaldırması da çok zordu. Uzun görüşmelerin ardından Aliya, kamuoyunda Dayton olarak bilinen, “Bosna- Hersek Barışı Genel Çatı Antlaşması’na” imza koydu. Ve Bosna-Hersek bugünkü karışık yapısıyla baş başa kaldı.
Barış anlaşmasında dikkate alınması gereken ince çizgi
Bütün kitaplarda yazılanlara göre Miloseviç, bu savaşı Büyük Sırbistan’ı kurmak için çıkarmış ve halkını da buna inandırmıştı. Fakat şu noktaya dikkat çekmek gerekir. Dayton’da herşey alelacele ve kolayca tamamlanıvermişti. (Aliya’nın direnişi hariç.) Miloseviç ülkelerin ve şehirlerinin bölünmesini kabul etmişti. Hatta asırlardır Sırplara ait olan yerleri bile feda etmişti. Büyük ve birleşik Sırbistan’ı çoktan satmıştı özetle. O masada kimseye kafa tutmamış ve tehditler de savurmamıştı. Dostlarıyla da düşmanlarıyla da kadeh tokuşturmuştu. Peki bunlar ne demek oluyordu? Miloseviç’in derdi hiçbir zaman büyük Sırbistan değildi fakat kitleleri bu söylemle harekete geçirmişti. Aslında çalışmamızın en başında da ifade ettiğimiz gibi batının kölesi ve piyonu olan Miloseviç, Yeni Dünya Düzenine katkıda bulunabilmek ve yine onların isteği doğrultusunda Avrupa’daki ezan seslerini kısabilmek için bütün bunları yapmıştı.
Bosna’yı ABD mi kurtardı?
Birçok gazeteci, siyasi ve hatta tarihçinin ağzından “Amerika Bosna’yı kurtarırken…” diye başlayan cümleler duymanız mümkündür. Kadir-i mutlak olduğuna inandıkları (haşa) Amerika, onların gözünde Bosna’yı da kurtarmıştır. Biz Amerika’nın Bosna’yı 300 bin Boşnak’ın boğazlanmasını bekledikten sonra kurtardığını söyleyip duruyoruz. Bosna- Hersek’in Amerikalılar tarafından kurtarıldığı hikayesi kocaman bir balon. Amerikan müdahalesinin hedefi Boşnakları kurtarmak değil, bilakis, kendi kendilerini kurtarma iradesini gösteren Boşnaklara Dayton denilen deli gömleğini giydirmekti.
Batı’nın yeni hedefine doğru
Önce problemleri çıkarıp, sonra da bunları kameraların önünde def etmekte mahir olan Miloseviç, Bosna’da tetiklediği savaşla gelen yaptırımları da, kendisini yok etmesi gerekirken lehine çevirmişti. Bosna’da resmen mağlup olmasına rağmen kendini muzaffer ilan etmiş ve barış anlaşmasını da –Batılı dostlarının desteği sayesinde- lehine çevirmeyi başarmıştı.
İktidarı elinde tutmak isteyen Miloseviç Bosna trajedisinden sonra 1996 Ağustosu’nda seçim çağrısında bulundu. Batının barış kuklası olarak kendini güvende hisseden Miloseviç güvende olduğunu biliyor ve cezalandırılacağına da inanmıyordu. Bu arada Avrupalı ve ABD’li ortakları da Yugoslavya’ya karşı uyguladıkları ekonomik yaptırımları kaldırmışlardı. Desteği büyük olan Miloseviç ezici bir üstünlükle bu seçimi de kazanmıştı ve artık “hedefteki ülke Kosova’ydı.”
Miloseviç: “Yaptıklarımdan utanmıyorum”
Oyun oynanmaya devam ediyordu. Miloseviç önlenemiyordu. Çünkü onu oraya taşıyan batılılar böyle istiyordu. Yıllardır sürüncemede olan Kosova meselesi yine gündemdeydi. Bosna’dan istediğini alamayan Miloseviç ve Batılılar bu sefer Kosova’yı bitirmek istiyordu. Ve en önemlisi Batı Bosna’dan büyük dersler almıştı. Bu defa hata yapmayacak ve kurtarıcı rolünü iyi oynayacaklardı. Tabii ki Miloseviç de meselenin o noktaya gelebilmesi için çalışıyordu, elinden geleni yapıyordu. Önce meselenin büyüklüğüne dikkat çekilmeye başlandı. Ardından meselenin çözülmesinin gerektiği söylenmeye başlandı. Miloseviç bu sefer uyanık davrandı ve bir referandum yaptı. Kosova meselesini biz mi halledelim yoksa yabancıların müdahalesini mi isteyelim diye. Sonuç istediği gibi çıktı. Kimse yabancı müdahalesini istemedi.
Kosova’ya müdahale başlıyor
Miloseviç referandumun hemen ardından Rusya’ya gitti ve Yeltsin’le görüştü Kameraların önünde Kosova meselesinin sadece siyasi yollarla çözülebileceğini söyledi. Siyasi yollar tabirinin tam olarak ne manaya geldiğini kimse anlayamamıştı fakat Miloseviç ülkesine döner dönmez Kosova’ya saldırdı. Artık siyasi yolun ne olduğu anlaşılmıştı. Ve Miloseviç bu saldırıları dünya kamuoyuna “Meşru bir devletin teröristlere karşı önlem alması” olarak duyurmuştu.
Oyunun binbir hali
Ekim 1998’de televizyonlar NATO jetlerinin havalanışını ardından da Sırbistan’ı bombalayışını ekranlarına taşıyordu. Herkes Batının Kosova’yı kurtardığını sanıyordu. Oyun öğrenilmişti artık. Bosna’daki hata tekrarlanmıyordu. Ve Miloseviç askerlerini çekmişti. Bosna’yı silahla işgal ettirmek isteyen batı, taktiğini değiştirmiş ve bu bölgeyi kurtarıyor gibi yaparak işgal etmek için ilk adımı atmıştı. Bundan sonrası halkı batı hayranı yapıp kendi benliğinden uzaklaştırmak ve ait olduğu medeniyetten uzaklaştırmaktı… Elbette mesele burada bitmedi. Sonu gelmez diplomatik temaslar, gidip gelmeler ve konuşmalar… 24 Mart 1999’da NATO tekrar gövde gösterisi yaptı.
Sırbistan’a bomba da bıraktı fakat Miloseviç bunları pek de umursamıyordu. Çünkü Hırvatistan ve Bosna’da da olduğu gibi yine cezalandırılmayacağına inanıyordu. Nitekim bütün bu olanlar Miloseviç’i engelleyememişti. Zaten engellemek için de yapıldığına inanmıyoruz. Miloseviç bu olanlardan sonra Kosova’ya resmen savaş ilan etti. Başkomutan ünvanıyla yetkileri aldı ve milis kuvvetlerle güçlendirilmiş ordusu ile polis gücünü her tarafa yaydı. Özellikle güneye, güneyden güneydoğuya… UCK cephesi olduğundan şüphelendiği heryere… Artık Kosova’da da soykırım vardı…
Vazgeçmedi
Daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama Miloseviç’in bundan sonraki dönemi için de söylenebilecek tek kelime bu: “Vazgeçmedi” Seçimlere girdi; kazandı, kaybetti, evine çekildi tekrar partiye gitti. Çünkü o savaş ve insanlık suçları işlemekle suçlandığı halde görevde duran –durabilen- tek devlet başkanıydı. Miloseviç aslında sona doğru yaklaşıyordu. Mahalli siyasetçi olarak başladığı kariyerini, dünyanın en büyük canilerinden biri olarak tamamlıyordu. Vazgeçmeyen adam Miloseviç 24 Eylül 2002’de tekrar adaydı.
Ve seçim akşamı kazandığını ilan etti. Halbuki rakibi Koştunitsa da kazandığını ilan etmişti. Sokaklarda Miloseviç karşıtı gösteriler yapılmaya başlamıştı. Bir efsane sona ermişti. Halk artık Sloboda’yı istemiyordu. Belgrad savaş alanına dönmüştü ve Miloseviç tekrar ekrandaydı. Muhalefetin seçimleri kazandığını yeni duyduğunu söyleyen Miloseviç aslında bundan memnun olduğunu ve hayatının bundan sonraki kısımlarını torunlarını severek geçirmeyi planladığını söylüyordu. Belki de gerçekten böyle olmasını istiyordu.
Miloseviç ve Lahey Mahkemesi
Lahey’de eski Yugoslavya’da işlenen insanlık suçları için bir mahkeme kurulmuştu fakat Miloseviç orda değildi. Zaten Miloseviç bu olanlarla hiç ilgisi olmadığını söylüyor hatta asıl soykırımın Sırplara yapıldığını ifade ediyordu.
En sonunda 2002 Şubat’ında Miloseviç’le ilgili dava açılabildi ve Miloseviç geçici olarak tutuklanıp merkez hapishaneye götürüldü.(Sırbistan’da) Giderken ise: “Başım dik yaşadım ve öyle öleceğim” diyordu. İddianameyi dinleyen Miloseviç istisnasız hepsini yalanladı ve hiçbir şeyle alakasının olmadığını söyledi.
Devlet hazinesinden alınıp cebine attığı iddia edilen paraları aklamaya çalışırken ise temyiz dilekçesine şunları yazdı: “Bu paraları cebime atmadım. Hırvatistan ve Bosna’daki Sırplara savaşı finanse etmek üzere gönderdim.” Fakat çabaları sonuç vermedi. Kendisini yalnızca bir tetikçi olarak kullanan Batı kapıları yüzüne kapatmıştı. Batı herkesten fazla adalet istiyordu.(!) Kaybettiğini anlayan Miloseviç yapacak başka bir şeyin kalmadığını anlayınca tarihe geçecek küstahlığıyla “Yaptığı hiçbir şeyden utanç duymadığını ve geceleri huzur içinde uyuduğunu” söyledi.
Kosova Savaşının 600. yılı münasebetiyle kustuğu milliyetçiliğin 12. yılında gece yarısı polis hücresine girdi ve hazırlanmasını söyledi. “Nereye?” sorusunun cevabını aldığında direndi fakat sonuç olumsuzdu. Güvercin operasyonu başlamıştı. Belgrad yakınlarındaki bir polis karakoluna getirildi. Oradan da Lahey’e gitmek üzere helikoptere bindi. Helikoptere binerken “Elveda Sırp kardeşlerim. Beni ucuza sattınız” dedi. Bu beyaz saçlı yaşlı adam kaderine doğru gidiyordu artık…
Miloseviç’in ölümü
Uzun zamandır mahkum olan ve artık Lahey’de yargılanmaktan sıkılan, oradan kurtulmak isteyen Miloseviç bu isteğini dillendirmiş ve hatta birilerine “Serbest kalmazsam sizi ve sırlarınızı ifşa ederim” demiş olabilir. Çünkü o hep Batılıların isteğini yapmıştı. Eceliyle öldüğü söylenilen Miloseviç’in, sırlarının açığa çıkmamasını isteyen birileri tarafından öldürüldüğü düşünülemez mi? (Bence kesin)
Nitekim çok yakın bir zamanda, (Miloseviç’in ölümünden) on beş gün kadar önce, canilikte Miloseviç’ten daha aşağı bir mertebede olmayan Milan Babiç de intihar etmişti. (Ya da ettirilmişti) Babiç: Savaş esnasında bugün Hırvatistan bölgesinde kalan Sırpların lideriydi ve savaşta bir çok infaz emri vermişti.
Bundan yaklaşık beş yıl önce de, Arkan lakaplı Jeliko Rajatoviç kimler tarafından düzenlendiği belli olmayan bir baskın sonucu kendi otelinde öldürülmüştü. Arkan da; Bosna’da on binlerce sivilin katledilmesi emrini veren Sırp paramiliter grubunun lideriydi.
Yine Sırp Savunma Bakanı Pavle Bulatoviç, her zamanki arkadaşlarıyla içki içerken öldürülmüştü. Pencereden giren kurşunu atan silahın sahibi ise hiçbir zaman yakalanamadı. Kükreyen Dev lakaplı katil Lainoviç de temizlenenlerdendi. Bütün bu ölümleri yan yana koyduğumuzda ve özellikle de Babiç ile Miloseviç’in çok yakın zamanlarda ölmüş olmaları akıllara gelen “öldürüldüler mi?” sorusunu de kuvvetlendiriyor.
Lahey Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesinde, Eski Yugoslavya’da işlenen insanlık suçlarına dair zanlıların yargılandığı bu mahkemede, suçluların konuşması; Bosna’da insanlık suçlarının işlendiğini hatta bir soykırım yapıldığını tescilleyecekti. Ama yaşayan en büyük tanıklar (deliller) birer- birer ölüyorlar.
Hem de asıl öneme haiz bulunan kişiler, emir verenler… Emir verenler öldükten sonra emri uygulayanların aslında pek bir önemi kalmıyor.
Emri verenlerin ölmesi Lahey’deki bu mahkemenin düşmesine yönelik bir çalışma olabilirdi. O kadar çok soru var ki akla gelen ama en hazini belki de Miloseviç’in en fazla gerektiği dönemde ölmüş olması. İşte en nihayetinde karar ortada. Soykırım var Soykırımcı yok.
Olmaz tabi; bırakmadınız ki… Hepsini temizlediniz… Yazıklar olsun adaletinize, insafınıza, izanınıza…