online

Yeterince uyumadık mı? İRTİBAT: cihanhakimiyeti@gmail.com
OlaYYoruM

21/4/2007 - YALANLAR

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dâhil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.

Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

1) Yunan mucizesi yalanı

Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.

İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.

2) Magna Carta yalanı

Hangi aklıevvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?

Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.

Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

3) Rönesans yalanı

“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırt etmek üzere icat edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!

 4. Amerika’nın keşfi yalanı

Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.

Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.

5. Bilimsel devrim yalanı

Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.

Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.

6. Sanayi devrimi yalanı

Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.

Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?

Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.

Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!

Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.

Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.

7. Galile’nin yargılanması yalanı

Bilim-din çatışması denilince ilk öne sürülen örnek, Galile’nin yargılanmasıdır. Kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş çevreler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağın ve Kilisenin baskı ve işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar.

Oysa Galile’nin yargılanması diye bir olay cereyan etmemiştir. Af edersiniz, şöyle düzelteyim; yargılanmıştır ama bu, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yargılamadır ve Galile’yi mahkûm etmek bir yana, onu muhtemel fanatik hücumlarından kurtarmak için düzenlenmiş bir mizansenden ibarettir. Kendisini yargılayan Kardinaller, Galile’nin okul arkadaşlarıydı. Unutmayalım ki Galile, kilisenin bünyesindeki bilim adamlarındandı. Nitekim Papa da eski bir arkadaşı oluyordu. Hatta iki kızını rahibe olmaları için manastıra kapatan da bilim güneşimiz Galile’den başkası değildi.

Üstelik Galile’nin yargılanış sebebi, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi gibi bilimsel düşünceleri değil, bağlı olduğu, bağlı olmak ne kelime, bizzat içinde bulunduğu Katolik Kilisesi’ne itaatsizliğidir; yani kilise içi bir meseleyle karşı karşıyayız. Papa’ya, teorisini bir varsayım olarak sunacağına söz verdiği halde, bu sözünü tutmayan ve kitabını bildiği gibi bastıran Galile’nin arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir kurtarma operasyonudur yargılama. Anlayacağınız, Galile bahane, onun üzerinden dinin mutlaka bilime karşı olması gerekiyormuş gibi bir sözde gerçeklik üreterek nasiplenenler şahane!

8. Siyonizm yalanı

Yahudi meselesi, bir Avrupa sorunuydu; ama İslam âlemine fatura edildi. Avrupa, yüzyıllar boyu uğraştı durdu Yahudilerle. Şehrin içine bile almadı onları; mahallelerini yaktı, kovdu, dövdü, öldürdü, mallarını müsadere etti. Aynı dönemde ise İslam âleminde Yahudilerin keyiflerine diyecek yoktu.

Öte yandan Siyonizm’in babası Theodor Herzl’in II. Abdülhamid’e Avrupa’yı şikâyet etmesi gerçekten tuhaftı. Bir Ortadoğu kavmi olan Yahudiler, kendilerini Avrupa’ya sürgün edilmiş gösterip yerlerine dönmek isterken, Abdülhamid onları kullandığını Avrupa’nın biliyordu. Nitekim tekliflerini reddedince haklılığı gün gibi ortaya çıktı; onu devirmekten tutun da Çanakkale’de bize karşı savaşmaya kadar pek çok komplo ve girişimin başında Siyonistler yer alacak, İngilizlerin yedek güçleri, daha doğrusu “Asya’ya karşı Avrupa kalesinin suru”, “barbarlığa karşı uygarlığın uçbeyleri” olarak harekete geçeceklerdi. Hâlâ da öyle değil mi?

Daha da acı olanı, “topraksız bir halk” dedikleri Yahudilere, “halksız bir toprak” olarak sundukları Filistin’in durumuydu. Milyonlarca Müslüman ve Hıristiyan Filistinli yaşamasına rağmen (nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyorlardı), Filistin toprağı boş bir arazi olarak sunuldu dünyaya. Ancak şimdi aynı trajedi, hem de kat be kat fazlasıyla Filistin halkı için geçerli, yani toprakları ellerinden alınmış durumda. Ne var ki, o hayırhah Avrupa’nın kılı kıpırdamıyor. Neden? Çünkü İsrail devleti, Ortadoğu üzerinden geçecek stratejik hammadenin, yani petrolün kontrolü için gerekliydi ve bunun, Yahudi halkına insanî yardımla herhangi bir alakası yoktu.

 9. Doğu despotizmi yalanı

17. yüzyıla kadar Çin, Hint ve İslam âlemlerine oranla epeyce geride bulunan Avrupa, kendisi haricindeki medeniyetlere bilinçli bir çamur atma stratejisini izledi. Ağır bir aşağılık kompleksi içindeydi. İşte bu strateji doğrultusunda Doğu’nun despotik bir yönetimi olduğu tezi ortaya atıldı ve Marx’tan Weber’e, hatta bugünkü bazı akıldanelerimize kadar pek çok kafayı iğfal etmeyi başardı.

Oysa Lucette Valensi gibi araştırmacıların da ortaya koyduğu gibi, bu, Avrupa zihniyetinin, gerisinde bulunduğu Doğu’yu gözden düşürme ve onun üzerinden kendi kimliğini üretme mücadelesinin bir parçasıydı. Ancak Voltaire ve Althusser gibi iki büyük düşünür bu yalanı yutmamış ve asıl despotizmin Avrupa’da yaşandığını, Avrupalı düşünürlerin, kendi ülkelerindeki despotizmi, dışarıya yansıtarak, yani Doğu’yu istismar ederek okurlarına anlattıklarını, artık Osmanlı’nın yakasından düşme vaktinin geldiğini dile getirdiler. Ne ki, bu tatlı yalanın ısıttığı sıcak yataktan kalkmaya kimse razı değildi.

10. Batı’nın üstünlüğü yalanı

İktisat ilminin kurucularından Adam Smith, 1770’lerde Çin teknolojisinin Avrupa’dakinden ileri olduğunu itiraf ediyordu, biz ise 18. yüzyılda Avrupa’nın dünyanın en ileri uygarlığı olduğunu savunmaya devam ediyoruz. Neden acaba? Şundan sanırım: Beyinlerimiz keşifler, icatlar, Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim gibi bir sürü Avrupa yalanıyla tıka basa doldurulmuş durumda. Böyle olunca, dünyanın diğer bölgelerinde neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor ve daima skora takılıyor gözümüz: Ne olsa maçın kazanılıp kazanılmadığı önemli.

Öyleyse Hodgson ve Blaut gibi birinci sınıf tarihçilerle sesimizi gürleştirelim: Avrupa’nın “gelişmesi”, Afrika ve Asya karşısında uzun süren geri kalmışlığını telafi etmeye ancak 1800’lerde yetecekti. Avrupa, dünyanın diğer kısımlarındaki gelişmelerden o kadar uzak kalmıştı ki, şu meşhur keşiflerle bir parça nefes alabilmişti. Bu açılma da, Asya ekonomilerinin tarihinde pek çok defa vuku bulan bir gerileme anına denk gelmiş, Osmanlı ve Çin dahil Doğu’nun başlattığı bir küreselleşme dalgasının üzerine binmişti. İşte Avrupa bu sayede kıyıda köşede kalmaktan kurtulup küresel ekonominin motoru olabildi.

Son sözü Hodgson’a bırakmak en iyisi. Ona göre, modern dünya ile Batı, aynı şeyler değildir. Modernlik, Afrika, Asya ve Avrupa’nın beraberce inşa ettikleri bir oluşumdu. Yüzyıllar süren bu hazırlık döneminden kârlı çıkan bölge, fırsatları değerlendirmeyi bilen ve bir katalizör rolü oynayan Avrupa oldu. Şartlar orada birbirine kavuştu ama kavuşmayabilirdi de. Modernlik Çin’de veya İslam âleminde de ortaya çıkabilirdi (tabii oralara mahsus görünümleriyle). Asya ve Afrika’nın muazzam bilgi birikimi ve ticaret ağı olmasaydı, Avrupa’daki modern dönüşüm hayal dahi edilemezdi.

Düşünün ki, Vasco da Gama bin bir zahmetle Ümit Burnu’ndan dolaşıp Hindistan’ın Kalküta limanına indiğinde İspanyolca konuşan bir Tunuslu Müslüman tüccarla karşılaşmış ve pek şaşırmıştı. Haklıydı, çünkü buraları bilmeyen tek medenî kıta, Avrupa’ydı.

Mustafa Armağan

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


2008-07-06 19:48:50 - bilgi

Yazan: ergün şahin
Gaziantep baskı artışı hazin sonuçlar doğurur

Kırmızı yazılar Selim beyin söyleşisinden alıntılar , alıntılara LİKPETDER' in cevabı

İşin içinde olan sivil toplum örgütlerinden bilgi alınmakta mıdır? İşin başı, denetleyicisi, düzenleyicisi olan EPDK 'nun bu tahminlerde rolü



Gaziantep baskı artışı hazin sonuçlar doğurur.

Sivil Toplum örgütleri dikkate alınması gerekiyorsa öncelikli olarak diğer sivil toplum örgütlerinin bir üyesinin yanlış hedefler göstermek veya zemin hazırlayarak ekmeğiyle oynan mamalıdır.



Öte yandan bu bahsettiğiniz yüzde 56'nin dağılımı konusunda resmi bir açıklama dahi yoktur. Doğal gaz ya da LPG' den toplanan vergi miktarını elde etmek istediğinizde, resmi bir kaynaktan bir açıklama alamamaktasınız

% 56 hesap işleminin açıklama yapılaması, o kadar çok abartılacak konu değildir. Zira bahsetmiş olduğunuz sivil toplum örgütlerinin öncelikle Devlete ne kadar vergi ödediğini KDV ödediği açıklayınız. Gün geçmiyor ki güzel ülkemizin bir yerinde tüp patlaması ve ölümler yaşanmasın, sanayi tüpünü düşük fiyatla vermeniz sonucunda piyasada oluşan Piknik korsan dolumuna teşvikine sebeb olmuyormu? Ayrıca bu işlemi gerçekleştiren kişi veya firmalara korsan dolum yapanlara gaz ikmali hala niye durdurulmuyor.Hem yüzle % 56 ‘lık hesabı açıklamayı bekliyorsunuz,diğer taraftan yanlışlıklara göz yumuyorsunuz.bu konu ile ilgili olarak LİKPETDER’e herhangi bir açıklamada bulunmuyorsunuz.



LPG 'ye yapılacak ÖTV artırımı maalesef çok hazin sonuçlara doğru gider, bir vicdan meselesidir.

Vicdandan bahsederken, öncelikle kendimizden örnek almamız gerekmez mi. Vicdanı olan insan Türkiye’deki işsiz ordusuna bayilerine alış fiyatının altında ŞİKET olarak aboneye daha düşük fiyatla gaz vermek suretiyle ve adına’da DİREK SATIŞ NOKTASI ismi vererek bayileri olumsuz yönde hiçe sayarak ama bir zamalar ihtiyaç duyduğunu o bayilerin ipini çekmek suretiyle hangi hazin sonuçlardan konu işleniyor sizce bu bir vicdan meselesimidir.NE DERSİNİZ?



Dar gelirli yurttaşımın üzerine daha fazla gelmeyeyim diye vicdani bir muhasebeyle ben sadece oto gazı arttıracagim derseniz, o zaman baska bir şeye sebebiyet verirsiniz. Yaptiginiz sey tüplü ile oto gazin arasindaki ÖTV makasını açmak olur.



Sivil Toplum Örgütü adına bu ülkede yasal olmayan bir şekilde,Otogazlar’a LPG satışı yapılıyorsa, sizlerde bunları bilerek teşhirde bulunmuyorsanız ve buna göz yumuyorsanız. Bunun ardına geçip ortaya bir takım rakamlar koyabiliyorsanız. Bu konuyu zamanın da gündeme getirmiyorsanız sizin onlardan farkınız nedir. Sivil Toplum Örgütü olmak bumudur. Eğer dar gelirli vatandaşı bu kadar çok düşünüyorsanız. Bildiğiniz gerçekleri üstü kapalı değil açıkça ifade etmelisiniz.Hatta isim ve belgelerini’de ortaya koymanız gerekmezmi?dar gelirliyi savunan LPG firmaları sırtında tüp takan bayilerden daha fazla toptancı konumunda çalıştırılan bayiden daha fazla kar ediyorsa,o zaman dar gelirlileri düşündüğünüzü düşünmek bile istemiyorum. Sadece devlete karşı dar gelirleri vatandaşı savunuyor diye duygu sömürüsü yapıyorsunuz. Madem’ki Muş’lu vatandaşı düşünüyorsunuz, Muş’ta DİREK SATIŞ NOKTASI yaratarak paraken’de satış fiyatınızı 35 ytl’ye çekip satış yapmıyorsunuz. Sizlerde iyi biliyorsunuz ki Türkiye’nin bu bölgesinde satış yapmak için zorlukları göğüslemeniz gerekir yani merkez noktalarda DİREK SATIŞ NOKTASI ama zor olan bölgelerde bayilik yapılması şirketin işine geliyor.Öyleyse merkezde bulunan yerlerde bayi değil de şizler’in ulaşamıyacağı bölgelerde bayilik sizler için geçerli bu bir vicdan meselesi değimli.Bayileri artık üzerine gelmeyin sizler vicdan muhasebesi yapın.



Benim su kadar paraya ihtiyacım var o zaman koy vergiyi" seklinde uygulanmamali. Türkiye'de daha alınabilecek bir vergi kaynagi var; dogal gaz. Ama bugüne kadar kimse bu adaletsizlik çerçevesinde doğal gazdaki vergilerin hatırı sayılır şekilde arttırılamaması konusunda bir açıklama yapamadı.



Evet böyle bir kurul oluşturulabilir. Oluşturulacak olan kurulda iki adet Anadolu firmaları, bir adet merkezi İstanbul’ da bulunan İstanbul firması,bunların yanında tarafsız olarak faaliyet gösterecek olan LİKPETDER derneğimizin konsorsiyumu oluşturulduğu taktir’de Sayın maliye bakanımızda Kemal UNAKITAN beyinde konuya daha fazla vaakıf olacağı düşüncesindeyiz. Bu düşüncenizi bu şartlarla destekliyoruz.



Adaletsizlik çerçevesinde dogal gazdaki vergilerin hatiri sayilir sekilde arttirilamamasi konusunda bir açiklama yapamadi.



Adil vergiden bahsetmek kolay, Türkiye ‘ de Cumhurbaşkanın’dan ve Başbakandan ve Millet Vekilleri ve daha fazla maaş alan LPG üst yöneticileri maaş alıp en alt kademedeki satıcı elemanı kadar vergi ödemektesiniz. Tabiî ki bunun yanında dönüm dönüm arsalar, sevdiklerinize arabalar alabilirsiniz hangi vergi adaletinden bahsediyorsunuz.



Enerji Bakanimiz Sayin Hilmi Güler'in saptamalarinin aynisidir. Maliye Bakanligi bahsettigim vergi kaybini bilmiyor olabilir. Çünkü, uzmanlik alani degil ama EPDK çok iyi biliyor. Bana göre Türkiye'de, dünyanin baska hiçbir yerinde görülmeyen bir adaletsizlik var. 31 kati fazla vergilendirme zaten söz konusu, bunu daha da ileriye götürmek vicdan meselesidir. Öte yandan su veya bu sebeple oto gazin üzerine daha fazla vergi yükleyip tüplü ile oto gazin makasını açmak kaçağa sebebiyet verecektir.



Dünya’ nın hiçbir ülkesinde görülmemiştir ki bu kadar milyarlarca curo yapan firmaların vergi levhaları matrahsız sıfır olsun. Vergi levhaları sıfır olanlar, patronlarına beş milyon dolar karı verebiliyorlar. Bunlar başarılı yöneticilerdir. Eminim ki şirketin personeli şirketten daha fazla vergi vermekteler. Bunun üzerine halen kalkıp başka ülkelerdeki vergi düzeninden bahsediyorsunuz. Sizce de öncelikli olarak kendimize bakmamız gerekmiyor mu? Başka ülkelerde vergi kaçıran şirket yöneticiler hapis ediliyor bunun yanı sıra dünya’nın başka ülkelerindeki vergi kaçırma cezalarından hiç bahsettiğinizi göremiyoruz neden acaba?



Dogal gaz devletin himayesine girmiş gibi gözüküyor. Türkiye'de devletin himayesine girmis bir ürünle mücadele etmek çok zor. Eger bir ürün devlet tarafindan bu bizim ürünümüz, sahiplenelim diye ele aliniyorsa rekabet sansiniz çok sinirlidir.



Sayın sivil toplum örgütü,demeciniz’de devletin sahip olduğu bir enerjiyle rekabet etmemiz mümkün değil diyorsunuz. Şuanda oturduğunuz koltuğun 20 sene evvel ki büyük hissedarlardan Yücel KURTTEPELİ beyefendi ve Devlet hisselerinden biri değilmiydi? Sizin amacınız diğer enerji sektöründe tekelleşmek unutmayın’ki bu istediğiniz yasalara aykırıdır fakat sizlerin şikayet ettiği bu devlet yine size yakınlık göstererek doğalgaz satışını yapma imkanını sizler vermiştir.Diğer taraftan LPG vergisinden şikayet ederken kendi LPG müşterilerinize niye o zaman Dökme Doğalgaz Satışı yapıyorsunuz bu konulara hiç girmediğinizi derneğimiz üzülerek fark etmiştir.Şimdi sizler LPG pasta payını azaldığından şikayet ederek aynı zamanda bu kaybınızı dile getirmektesiniz yanlız yine derneğimizin diğer bir dikkat ettiği husus şudur’ki Dökme Doğalgaz Satış kar marjlarından hiç kimse konu ile ilgili bir açıklamada bulunmuyor? merak ediyoruz LPG’de olan kar marjından daha’mı yüksek’ki bu konu bir sır gibi saklanmaya çalışılıyor.Ama derneğimiz çalışmalarına devam etmekte ve bu konu ile ilgili olarak yakın tarihte gerekli açıklamalarda bulunacaktır.Örneğin LPG’de olduğu gibi valiliklere niye satış fiyatları ile ilgili bilgiler gitmiyor bir sır gibi saklanıyor.Zaten doğalgazın satışı ile ilgili ilk lisansı alan şirket sizler değimlisiniz.Devletin halen adaletsiz davrandığını’mı? düşünüyorsunuz. yoksa bu demeçlerin arkasında başka planlarınız mı yatıyor.Başka bir yerli sermayeli şirkete lisans verilmemesi düşüncesindemisiniz? Bu Devlet hisselerinin devri alınırken, milyon dolarlar birilerinin cebine aktarıldığını unutmadık. Bayilerin münhasır sözleşmeyle satış fiyatını altında bayi nin şirketiyle rekabet edemeyeceği bilmenize rağmen rekabet şansı tanımıyorsunuz da adaletten nasıl behsedebiliyorsunuz.
LPG bayilerinden haksız rekabet uyarısı

LPG’de vergi artışı hazin sonuçlar doğurur

Bağlantı